İçeriğe geç

Bunu şöyle bir kıyasla açmak mümkündür: Ayçiçekleri, güneşi, güneş onlara baktığı için mi yoksa sebepsiz yere kendiliklerinden mi takip ederler? Elbette onlar güneş olmasa yüzlerini ona çeviremezlerdi. O hâlde esas olan, onlara müteveccih olan güneşin varlığıdır. Aynen öyle de, kul için Şems-i Ezel ve Ebed’in nazar ve teveccühü esastır. O bakmasa insan, yüzüne bakılmayacak bir hâle gelir ve caminin yolunu bilemez, seccadesini bulamaz, mihrabını tanıyamaz ve takılır yollarda kalır. Oysa Allah (celle celâluhu), yaşlısı ve genci ile herkese hidayet etmiş, bize camiye giden yolları göstermiştir. Demek biz O’na bakacağız, O da bize bakacak; O bize bakacak, biz de O’na bakacağız. Teveccüh, teveccühü netice verir. Zatenفَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ “Beni anın ki Ben de sizi anayım.”176 âyeti de bunu ifade etmektedir. Yani siz geniş ânınızda Beni anın ki sıkıntılı anlarınızda sizi anayım; dünyada Beni anın ki kabirde, mahşerde, sıratta, Cehennem kıvılcımları üzerinize geldiği zaman Ben de sizi anayım.

Evet, kul, –pervane misal– döne döne O’nu aramalıdır ki bir gün bulsun. İşte namaz, bu teveccühü temin ediyor. Namaza hazırlık yapan bir mü’min, ister istemez abdestle kendisini yenileyip ter ü taze bir hâl alacak, sonra da O’nun huzuruna koşarak O’na yönelecektir. Cenâb-ı Hak da bu yönelişe bigâne kalmayacak ve bütün kapıları ardına kadar açacaktır.

Dördüncü mertebe: Bir de tahâretin, temizliğin son mertebesi olan nebilerin tahâreti vardır ki, o da kalbin mâsivâullahtan tecerrüdü (Allah’tan başka her şeyden sıyrılması), dünyaya ait meşru şeylerin dahi kalbden çıkarılıp atılması ve kalbde Allah’ın mütecelli olmasıdır.

188