İçeriğe geç

İşte Kur’ân, yeni bir dinle gelirken, böylesine edebî zenginliğe malik bir dille nazil oluyordu. Getirdiği esaslarla, sıradan herhangi bir bedevinin anlayışına müraat ederken, edebiyat ve şiirde dâhi sayılan ve ufku olabildiğince geniş bir edip, bir şairi de ihmal etmiyordu. Evet deve arkasındaki bedevi, Kur’ân’ı vird edinip okurken, en büyük dâhiler dahi büyük bir zevkle ve tarif edilmez bir şevkle Kur’ân âyetlerini dillerinden düşürmüyorlardı.

İşte başta zikredilen âyette de ifade edildiği gibi

اَللّٰهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ

gerçekten de, Allah (celle celâluhu) risaletini nasıl ve hangi dille tesis edeceğini en iyi bilendir. Kur’ân öyle bir dille nazil olmuştur ki; bir hukukçu kendi hukuk diliyle ona müracaat ediverse, maksat ve meramına ulaşmada hiç mi hiç zorlanmaz. Bir idareci, bir kelâmcı ve bir tefsirci de kendi sahalarına ait incelikleri rahatlıkla onda bulabilir ve aydınlanırlar. Oysaki, çok iyi bilindiği gibi, bir hukuk dili, bir edebiyat dili veya bir akide ya da tefsir dili birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Ne var ki, Kur’ân, bütün bunlara aynı anda, hem de en küçük inceliklerine, kaide ve prensiplerine zerre miktar halel getirmeden müraat etmiştir. İşte İslâm tarihi, işte şer’î ilimler, işte hukuk mektepleri, işte binlerce edebiyat okulu ve bütün bunlar kadar muhakkik, müdakkik, müfessirleri yetiştiren tefsir ekolleri… Hemen hepsi de mesleklerine, meşreplerine ve mezaklarına onu birer kaynak kabul edip dünya kadar eser meydana getirmişler…

126