Kur’ân, belâgat ve i’caz yönüyle, nazil olduğu günden bu yana, daima muarızlarına meydan okuyagelmiştir. Nice edip ve beliğler, ona nazire yapmaya kalkmışlardır ama, dökülüp hep yollarda kalmışlardır. Ve nice dostlar onun âyetleriyle, beyan ve ifadelerini, şiir ve makalelerini süslemişlerdir. Ama asla ona ulaşamamışlardır. Kur’ân, bugün de, hâlâ milyarların dilinde okunurken, âdeta vahiy semasının zirvelerinden bize göz kırpan yıldızlar gibi tebessüm ederek, ifade ve edasının erişilmezliğini fısıldamaktadır. Cahiliye döneminde pek çok şair ve edip, sadece bir kez dinlemekle Kur’ân’ın büyüsüne kapılmış ve ona teslim olmuşlardır. Hatta Velid İbn Muğire, her türlü düşmanca duygularına rağmen, Kur’ân karşısında büyülenmiş ve diyecek bir şey bulamamıştır. Utbe b. Velidler, Ebû Cehiller bile onunla büyülenmiş, muarazada bulunmaya cesaret edememişlerdir. Bir Hz. Ömer ki, kendi ifadesiyle “Gözümü yumsam hiç duraklamadan, cahiliye şiirinden bin beyit okuyabilirim.” der. Evet o, cahiliye edebiyatına, cahiliye şiirine o kadar vâkıf bir insandır. İşte bu parlak dimağ, Tâhâ sûresini dinlediğinde Peygamber Efendimiz’i öldürmeye karar vermiş olmasına rağmen, onun o teshir ve tesir edici cereyanına tutuluvermiş gibi sarsılır ve ona teslim olur. Evet, nakledilenlere bakılınca o gün Mekke’nin sokaklarından geçerken herhangi bir insanı rastgele çevirseniz ve ona şiirden bir şeyler sorsanız, hiç tökezlemeden dört-beş saat şiir okuyabilecek kadar bir dil vukûfiyetiyle karşılaşırdınız.