İçeriğe geç
8. Bölüm

En’âm Sûresi

اَللّٰهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ

“Allah risaletini kime (nerede, nasıl, hangi lisanla) vereceğini pek iyi bilir.”

(En’âm sûresi, 6/124)

İslâmiyet ve risaletin Mekke’de doğuşu ve dünyaya bu mübarek beldeden yayılışı, birçok hikmetlere mebnîdir. “Allah, risaletini kime vereceğini en iyi bilendir.” âyet-i kerimesi bu açıdan değerlendirilebileceği gibi, risaletin jeoloji, antropoloji, tarih, insan, mesaj, mekân ve dil buudları gibi sair önemli hususlar itibarıyla da değerlendirilebilir. Evet, Allah (celle celâluhu), peygamberliği kime verecek ve hangi toplum içinde peygamber zuhur edecek, onu en iyi bilendir: Ve yine, insanî ve dinî kavgalar, devletler arası mücadeleler hangi kerteye geldiğinde bu yeni risalet, yeni din zuhur edecek, onu da en iyi bilen O’dur. Şimdi, sırasıyla bunları gözden geçirmeye çalışalım:

1. Risaletin İnsanî Buudu

Buna göre âyet şu mânâyı ifade etmektedir: Allah (celle celâluhu), peygamberliği, peygamberlere verdiği risaletini, onlar vasıtasıyla sunmak istediği ilâhî mesajlarını kime vereceğini, kime tevcih edeceğini en iyi bilendir.

O dönemde bazı kimseler Velid İbn Muğire ve Urve b. Mesud es-Sekafî gibi kendilerince takdir ettikleri zatları bu işe daha münasip görüyorlardı.1 Onların bu iki zat hakkındaki mülâhazaları, Kur’ân’da başka bir âyette şöyle anlatılır. Onlar: “Risalet veya peygamberlik (Kureyş’in fakirine ineceğine) bu iki şehirden (Mekke veya Taif) şu (iki büyük insandan) birine inseydi ya!”2 demişlerdi. Kur’ân, onların bu anlayışlarına şu karşılığı verir:

نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَع۪يشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا
112