Birincisi
Bütün Müslümanların asırlardır işledikleri bütün sevapların bir misli اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca, Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) amel defterine geçtiği gibi, ümmetinin her gün ettiği salâvat duasının kesinlikle makbul olması yönüyle, o sayısız duanın gerektirdiği makam ve mertebe düşünülünce, Peygamber Efendimizin (aleyhissalâtü vesselam) manevî şahsiyetinin bu kâinatta nasıl bir güneş olduğu anlaşılır.
İkincisi
İslam âleminin büyük ağacının kökü, çekirdeği, hayatı, kaynağı olan Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) şahsiyetinin fevkalâde kabiliyetleri ve donanımıyla, İslam âleminin maneviyatını teşkil eden kutsî kelimeleri, tesbihatı, ibadetleri bütün mânâlarıyla en önce hissedip yerine getirmekten doğan ruh yüksekliğini düşün. Ve Allah’a habiblik derecesine çıkan Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselam) kulluğundaki velâyetin, başka velâyetlerden ne kadar yüksek olduğunu anla!
Bir zaman namazda, bir tek tesbihin, bana sahabenin ufkuna yakın bir şekilde sırlarını açmasını, bir aylık ibadet kadar mühim gördüm. Sahabenin yüksek kıymetini onunla anladım. Demek ki, mukaddes kelimelerin İslam’ın ilk yıllarında verdiği feyiz ve nurun başka bir meziyeti var. Tazeliği yönüyle başka bir letafeti, yeniliği, lezzeti bulunur ki, gaflet perdesi altında zamanın geçip gitmesiyle gizlenmiş, azalmış, görünmez olmuştur. Zât-ı Muhammediye (aleyhissalâtü vesselam) ise onları hakiki kaynağından (Zât-ı Akdes’ten) turfanda, taze olarak, fevkalâde kabiliyetiyle almış, emmiş, sindirmiştir. Bu sırdan dolayı o zât, bir tek tesbihten, başkasının bir senelik ibadeti kadar feyiz alabilir.
İşte bu açıdan, Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam), sınırı ve sonu olmayan kemâl mertebelerinde ne kadar yükseldiğini kıyasla.
Üçüncüsü
Bu kâinatın Hâlık’ının, âlemdeki bütün maksatlarının en mühim merkezi ve ilahî hitabının en anlayışlı muhatabı insan olduğundan;
Dipnotlar
- (Bir işe) sebep olan, (onu bizzat) yapan gibidir.