İçeriğe geç

Namazı şekil olarak eksiksiz kılmak, onun ne rükün ve şartlarında ne de sünnet ve müstehaplarında ve hatta âdâbında bir noksanlığa meydan vermemek şüphesiz çok önemli bir meseledir ve hiç kimse basit göremez. İnsanın, Rabbiyle münasebetinde asıl olan mânâdır, özdür, ruhtur. Fakat onları taşıyan da lafızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı, mutlaka o lafızlara, kalıplara da dikkat edilmelidir. Esas alınan mânâyı, mazmunu o kalıpların taşıması lazım. Dolayısıyla, kalıp ve şekillerin hiçbir mânâsı yok denilemez. Zâhirî ahkâm onlara bina edilir. Fakat söylediğimiz gibi asıl olan işin ruhudur, bu da namazı huşû ile eda etmekle hâsıl olur.

Her ne kadar fıkıh kitaplarında öyle bir tabir olmasa huşû ve hudû için “iç tadil-i erkân” denebilir. Huşû ve hudû, meseleyi namazın mazmununa bağlı götürmektir.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde “ihsan” kavramı anlatılırken o, “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmek.” olarak tarif edilmekte ve “Sen O’nu görmesen de O, seni görüyor ya!”223 buyrulmaktadır. Namaz, böylesine engin bir şuurla eda edilmeli, her hâlükârda dikkatli ve huşû içinde kılınmalıdır. Kılınan her namaz, bir öncekinden farklı bir hava ve farklı bir buudda eda edilmelidir.

Namazın muhtevası, insanların çok engin düşünmelerine vesile olacak kadar geniştir. Namaz kılarken, derinlemesine bir aşk u şevk içinde Allah’ın huzurunda bulunmanın şuurunda olmaktan, onu Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasındaki cemaatten bir fert olarak kıldığını hissetmeye kadar; doğrudan doğruya kendisini meleklerin safları arasında görmekten, bir hamlede bizim ufkumuzu aşan, Arş’ın örtüsüne alnını koyuyor gibi onu eda etmeye kadar geniş bir yelpazede namazı duyma şekilleri vardır.

230