Mü’minin, Rab karşısında el-pençe divan durarak huzura gelmesi ona, yeryüzünde, iki ayağı üzerinde isbat-ı vücut eden ilk varlık olduğunu hatırlatır. Kimi mahlûkat yerde sürünüp, kimisi de dört ayağı üzerinde iki büklüm yürürken, Cenâb-ı Hak insana âdeta bir “elif” gibi dimdik ayakta durmayı ve yürümeyi lütfetmiştir. Yerde emekleyen ve yüzü yerde sürünen hayvanlar, eğer iki ayağı üzerinde yürümeleri mümkün olsaydı, niçin yerde emekleyeceklerdi? Onlar, insanların sahip olduğu nimetlere sahip olmadığından, şeriat-ı fıtriyenin cebrî kanunları karşısında iki büklüm yürümekte, ya da sürüm sürüm sürünmektedirler. Şayet insan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği nimetleri saymaya kalksaydı –âyetin ifadesiyle– bu mümkün olmazdı.206 Bu sebeple insan, Allah’a ne kadar şükretse azdır. O, en başta içi ve dışıyla ahsen-i takvîme mazhar bir varlık olarak yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak, onu cansız bir varlık olarak yaratmamış; canlılar arasında şuursuz bırakmamış; şuurlular arasında ona bir de akıl ve irade vermiştir. Mü’mine gelince Allah onu kâfir topluluklar içine dâhil etmemiş; aksine temizleyip tasfiye ede ede insanlık mertebesine, ondan da mü’minlik mertebesine yükseltmiştir ki bu hâliyle âdeta onun her tekâmülünde sırtında taşıdığı sepete bir nimet daha koymuştur. İşte mü’min, kıyamda olduğu vakitte, küfesindeki bu nimetleri hatırlayıp, kendisini, mahşerde hesap vermek üzere Rabbin huzurunda, “Hayatın boyunca alıp verdiğin nefeslerin hesabını ver!” emrine muhatap olarak tasavvur edecektir.