Bediüzzaman Hazretleri, “Yirmi İkinci Mektub”un Hâtimesi’nde أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ “Hangi biriniz, ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır? İşte bundan hemen tiksindiniz!”197 âyeti ışığında kelime kelime, gıybetin ne kadar çirkin bir fiil olduğunu izah ederken, âyetin başındaki soru mânâsı veren “hemze”nin âyetin bütün kelimelerine bir su gibi sirayet ettiğinden bahseder. Belki de bir nur ve ruh gibi.198 İşte niyet de aynen böyledir. Mü’min, niyetiyle Cenâb-ı Hakk’a teveccühünü, hakiki maksud, hakiki mahbub ve hakiki mâbudun yalnız O olduğunu âdeta namazın her rüknüne yayar/yaymalıdır. O, namazda okuduğu her şeyde bu niyetine sadık kalmalıdır. Bilhassa ferdî olarak eda edilen nafile namazlarda tekellüf denebilecek ölçüde bu hususa dikkat edilse yeridir. Ancak cemaatle kılınan farz namazlarda böyle bir tavır içine girmek doğru değildir. Zira bu, dini zorlaştırma mânâsına gelir. Ama kendi kendimize kıldığımız nafile namazlarda başından sonuna kadar meseleyi elden geldiğince huzur-u ilâhî mülâhazasına bağlı götürmek için böyle bir niyet gayreti ve arayışı içinde bulunmakta mahzur olmasa gerek.