Evet, bir kısım Ehl-i Kitap, zamanla Allah’a şirk koşar hâle gelmiş; O’na vesenîler gibi oğullar, kızlar isnat etmeye başlamış, üç bir, bir üç gibi anlaşılmaz yanlışlara girmiş ve bazı hahamlarına, papazlarına, Allah’a ait olan tevbenin kabulü ve teşrî yetkisi gibi, ibadette Allah’a şirk koşma mânâsına gelen fonksiyonlar atfeder olmuşlardır. Âyette bazı “hahamların ve papazların rab edinilmesi” tabiri, daha çok gündelik hayatı alâkadar eden hususlarda ve teşriî konularda merci kabul edilmeyeceğiyle alâkalıdır. Dolayısıyla da Kur’ân, kalblerin ve zihinlerin şirkten tahliyesine oradan başlamamakta ve önce Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyetine karşı şirk koşulmamasını, ibadetin O’na tahsisini nazara vermektedir. Namaz, oruç, hac, zekât Allah için olmalı; kurban O’nun için kesilmelidir. Burada Ehl-i Kitap, rahatlıkla “Biz zaten bunları Allah için yapıyoruz.” diyebilir. Öyleyse, bu merhaleden sonra, Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmama merhalesi gelmektedir. Yani, Allah’la beraber başka yaratıcı kabul etmeme; “sebepler, tabiat veya birtakım başka güçler” dememe; yaratmayı, ölümü, yaşatmayı, rızıklandırmayı, kâinatın idaresini tamamen O’na verme; O’nu doğmadan-doğurmadan, üremekten ve başkalarına muhtaç olma gibi noksanlıklardan berî görme.. evet imanın üzerindeki bu kara örtü kaldırılınca, geriye sadece günlük hayatın, içtimaî, iktisadî sahalarının da tevhide göre düzenlenmesi kalmaktadır ki, Allah’a iman ve ibadet yani her mânâda tevhid tamamlanabilsin. İşte, İslâm’ın tebliğinde nasıl bir tedricîlik varsa, zihinleri ve kalbleri, sonra da günlük hayatı tevhide raptetmede öyle bir tedricîlik söz konusudur. Zaten, Hz. Üstad’ın ifade ettiği ve üzerinde hassasiyetle durduğu üzere, İslâm, bir bakıma imanın tahsîl, tarsîn ve tahkîminden ibarettir. Evet, neticede her şey, imana ve tevhide dayanmakta ve bir bakıma iman ve tevhid, merkezi, hakikati oluşturduğu gibi, muhitle alâkalı meseleleri de tayin etmektedir.