İçeriğe geç

Allah’a karşı, O’na yaraşır şekilde takva mülâhazası içinde bulunmak; değişik bir ifadeyle, O’nun mehâfet ve mehâbetiyle oturup kalkmak, böyle bir duyguda sadık olmanın gereği sayılan her sebep ve her vesileye fevkalâde dikkat ederek hayatla hedef arasında boşluklara meydan vermemek; her hâdise, her söz, her düşünceden bir girizgâh bularak düşünceyi O’na çekmek, sözü O’na kaydırmak; saymakla bitmeyen nimetleriyle, o nimetlerin keyfiyet ve gelişleri üzerinde durup şükürde şuur temadisini yakalamak hakikî takva yoluna girmek demektir. Aynı zamanda Müslümanca ölmenin de yoluna girmek demek olan böyle bir takva, enbiyâya ve has mânâda dava-yı nübüvvetin vârislerine has bir hâlet-i marziyyedir. Böyle bir hâleti ihraz için ashab-ı kiram efendilerimiz elleri ayakları nasır bağlayacak ve bîtap düşecek şekilde ibadete koyulup bu hedefte günlerce koşmuş ve hayat-ı tabiînin hâsıl ettiği boşluklarını niyetlerin safvet ve enginliğine emanet ederek seyr-i ruhanîlerini “Gücünüz yettiği ölçüde Allah’tan ittika edin!”8 ufkunda devam ettirmişlerdi.

وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

“Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.”

(Âl-i İmrân sûresi, 3/117)

Bu mesele Kur’ân-ı Kerim’de çoğu yerde وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ كَانُۤوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ9 şekliyle anlatılır. Görüldüğü gibi ikisi arasındaki fark, sadece keynûnet ifade eden كَانُوا fiilinin bulunup bulunmamasında. Evet, Âl-i İmrân sûresi 117. âyeti ki yukarıdaki âyettir; onda keynûnet ifade eden كَانُوا yoktur. Bu bize –Allahu a’lem– şu hususları hatırlatır:

1. Bunların nefislerine karşı zulümleri, gizli-kapalı olmayacak; olmayacak ve o kadar açıktan cereyan edecek ki, bu kişilerin zalimlikleri ve hâssaten nefislerine olan zulümlerini tasrihe gerek kalmayacak; herkes görecek ve anlayacak…

84