İçeriğe geç

Hulâsa olarak diyebiliriz ki, burada, birbirinden farklı ruhların, ayrı ayrı vicdanların, değişik telakkilerle meydana gelmiş değişik kültür ve değişik medeniyetlerin, birbirinden farklı zamanlarda gelmiş farklı kitapların ve o kitapların yoğurup şekillendirdiği ümmetlerin, her gönlün “evet” diyebileceği bir çizgide –siz isterseniz buna “sulh çizgisi” diyebilirsiniz– birleştirilebileceği, birleştirilirken de her meselenin, rahmetin enginliği açısından ele alındığı ve her merhalede yaklaşımların evrensellik buudunun korunduğu apaçık ortaya konmuştur ki; her düşünce ve her vicdan ancak böyle bir hak hakemliği ile hallolabilir. Ruhlar, şahısların heva ve heveslerinin baskısından kurtularak Mâbud-u Mutlak’a hakikî kulluğa erer ve dünya sahte ilâhlara kulluktan kurtulur.

كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْمًا كَفَرُوا بَعْدَ إ۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُۤوا أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَۤاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۘ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

“İman edip Resûl’ün hak olduğuna şehadet getirdikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder ki? Allah zalimler topluluğunu doğru yola hidayet etmez.”

(Âl-i İmrân sûresi, 3/86)

80