Burada bir hakikatin unutulmaması lazım: Dinî duygu, düşünce ve pratiklerimiz de her şeyin aslına, yani dinin temel kaynaklarına, edille-i şer’iyyenin esaslarına dayansa da –ki bunlar “Kitap”, Sünnet, bir mânâda icma, bir mânâda fukahanın hâlisane yaptığı içtihatlardır– şartların ve konjonktürün meseleyi sunma açısından müessiriyeti inkâr edilmemeli. Zira şartlar ve konjonktür insanın üslûbuna aksettiği gibi, insanın karakteri, tabiatı da ulaşılan sonuçlarda ciddî rol oynar. Meselâ teknolojik gelişmeler müceddidin dimağını etkiler. Dolayısıyla müceddit kendi çağının davetçisi ya da bir “nezir-i üryan”ın her çağdaki izdüşümüdür.
Teceddüde gelince; yenilenme fantezisi, yenilenme havası içinde bulunma tekellüflü tevillerle bir farklılık ortaya koyma, kendini âlemden farklı olarak ifade etme çabasıdır. Yabancı bir kelimeyle ifade edilecekse “reform” ya da “reformasyon”dur teceddüt. Asıl-fasıl ayırt etmeksizin dinin bütün meselelerini yeniden gözden geçirme, çağa uydurma gayretidir. Problemleri çağa ve insanlara değil de Kur’ân’a yükleme, Efendimiz’e izafe etme söz konusudur. Güya, temel nasslarda yapılacak oynamalar ile problemler ortadan kalkacaktır. Meselâ, Kur’ân’ın asıl hedefi güzel ahlâk, insan ve toplum hayatının disipline edilmesidir. Namaz, neden ve niçin demeden insanların Allah’a yaptığı kulluğun adıdır. Hayatı disipline eder, insanın güzel ahlâka ulaşmasını sağlar. Ama bu çağda farklı şekillerde de kulluk yapılarak aynı sonuca ulaşılabilir, illâ namaz olması şart değil. Oruç yerine farklı bir diyet ikame edilebilir. Zekât ve hacca bedel başka şeyler devreye girebilir. Ve daha nice ipe sapa gelmez, hiçbir aklî ve dinî temele dayanmayan düşünceler…