İçeriğe geç

Kur’ân-ı Kerim, verilen zekât ve sadakayı başa kakmayı, alan insanı minnet altında bırakmayı ve bu şekilde ona eziyet etmeyi yapılan işin sevabını iptal edecek bir sebep olarak zikrediyor. Bir âyette şöyle buyruluyor: “Ey iman edenler! Sadaka verdiğiniz kimselere minnet etmek, onları incitmek suretiyle o sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Allah’a da, ahirete de inanmadığı hâlde sırf insanlara gösteriş yapmak için malını harcayan kimsenin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaypak bir kayaya benzer ki, şiddetli bir yağmur olur olmaz toprağı kayıverir, cascavlak kalır. Öyleleri işledikleri hiçbir şeyden sevap ve mükâfat elde edemezler. Zira Allah inkârcılar gürûhunu buna muvaffak eylemez.”5 Ve Kur’ân yine, “Verdiğini çok bularak minnet etme!”6 diyor. Minnet ederek yapılan hayrın bâd-i heva gideceğini belirtiyor. Bundan dolayı, mü’minler öylesine hassas alışmışlar ki, sağ taraflarındaki bir insana sadaka vermişlerse, bundan sol taraflarındaki adamın dahi haberi olmamış. Yaptıkları hayırları gizli tutmuşlar. Sadece, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de hayat-ı seniyyelerinde birkaç defa yaptığı himmetlere başvurma anlarında başkalarını teşvik için açıktan açığa infakta bulunmuşlar.

Ayrıca, selefimizin, şehrin değişik yerlerine sadaka taşları koyduğunu; onları, zenginlerin para bıraktığı, muhtaç olanın da ihtiyacı kadar aldığı yardım sandukçaları olarak kullandığını biliyoruz. İşte bu, hayrı gizleme ve minnet altında bırakmama hâli, sevabı kat kat artıyor. Yardıma muhtaç olan insan da kendini minnet altında hissetmeden, “Cenâb-ı Hak, bu insanın vazifesini yapmasına beni vesile etti.” düşüncesiyle meseleye yaklaşıyor, o insanın veren eli ötesinde “Rezzâk-ı Hakikî”yi görüyor.

Sosyal Çalkantılar ve Alternatif Düşünce

193