İşte böyle su gibi fizikî bir unsurun hem bir zatı hem de mahiyet ve aslı olduğu misillü, aklî ve metafizik varlıkların da hem birer zatları hem de mahiyetleri vardır. Ancak böyle bir meselede, vücudu mümkün olanla mutlak ve vacip bulunanın birbirine karıştırılmaması da fevkalâde önemlidir. Hemen bütün İslâm düşünürleri, vacip olan vücudu, kendine has bir mevcûd kabul etmiş, O’nun varlığını da mahiyete muhtaç olmaktan ve tabiî mürekkep bulunmaktan da müberra saymışlardır; zira başka bir şeye ihtiyaç, varlığı mümkün olan veya yaratılanların lâzımıdır. Varlığı kendinden olan ise bu türlü avarızdan münezzehtir. Aslında, Hazreti “Vacibü’l-Vücud”a ayrı bir mahiyet, ayrı bir vücud isnadı, “farz-ı muhal” mülâhazasıyla bile caiz değildir; zira O, ne yalnız bir vücud ne mahiyet ne de ikisinden mürekkeptir.. evet, Vücud-u Vacib’de ne bunların ayrı ayrı mülâhazaları ne de hepsinin birden tasavvuru mümkündür.
“Âlem” dediğimiz bütün bir varlıkta O mütecellîdir.. her şey önce birer birer, sonra bir bütün olarak O’nun varlığının emarelerinden ibarettir. Her zaman eşya ve hâdiseler gürül gürül çağlayarak akar ve varlıklarının her karesiyle sürekli O’nu haykırırlar. Bir yönüyle bütün kâinat ve insan böyle bir tecellî çağlayanının devam ve temadîsinin bir unvanı, vicdan da bu çağıltıyı duyan, değerlendiren bir müşahid, bir mütalâacı ve bir değerlendiricidir.