Böyle bir yaklaşım açısından, kâinatta her zaman itibarî ve izafî pek çok vücud söz konusu olsa da, varlığı kendinden hakikî vücud sahibi bir tanedir, O da vücud-u Bârî’dir. Bizim müşâhede edip duyduğumuz şeyler ise, Zât-ı Hakk’ın şuunâtından ibarettir.. Muhyiddin İbn Arabî bu konuda daha da ileri giderek: “Hiçbir şey bir neş’etten, bir tezahürden, bir akisten öte herhangi bir kıymet-i vücudiyeye malik değildir. Ne var ki, bu neş’et, bu tezahür ve bu akisler (tıpkı bir film şeridindeki kareler gibi) o kadar hızlı ve peşi peşine hareket etmektedir ki; biz bir galat-ı hisle onda bir devam ve temadînin var olduğunu zannetsek de, her şeyin böyle mütemadî bir tecellîden ibaret olduğunda şüphe yoktur” der. Câmî ise aynı çizgide: كُلُّ مَا فِي الْكَوْنِ وَهْمٌ أَوْ خَيَالٌ أَوْ عُكُوسٌ فِي الْمَرَايَا كَالظِّلَالِ“Kâinatta her şey, ya bir vehim, ya bir hayal ya da aynalardaki gölgeler, akisler gibidirler.” diyerek bu mülâhazalara iştirak eder. Bedreddin’in konu ile alâkalı mütalâaları tamamen onun madde mevzuundaki düşüncelerini aksettirir ki, “Vâridât” baştan sona bu kabîl çarpık düşüncelerin harmanı mahiyetindedir. Bu itibarla da onu, nazarî vahdet-i vücudçular arasında saymak bile doğru olmasa gerek…