Vahdet-i vücud konusunda, bazılarının hâlî ve zevkî mülâhazaları, bazılarının Zât-ı Hakk’a tahsis-i nazar etmeleri, bazılarının da konuya tamamen nazarî ve felsefî olarak yaklaşmaları pek çok farklı düşünce, farklı yorum ve farklı seslendirmelerin doğmasına sebep olmuştur. Bununla beraber nerede ve hangi dönemde olursa olsun, bu görüşü paylaşanlar, Allah’ın vücudundan başka, kendi kendine kâim, hakikî bir vücudun bulunmadığı konusunda ittifak içindedirler. Bu temel mülâhazaya göre, Allah’tan başkasına vücud isnadı, onların varlıklarının hakikî ve onlarla kâim olması açısından değil, Allah’a nisbet ve taallukları itibarıyladır. Yani bu sisteme göre hakikî Vücud birdir. Bütün eşya ve hâdiseler ise bu biricik Vücudun akis ve tecellîlerinden ibarettir. Farklı bir yaklaşımla, vücud bir umman, eşya ve hâdiseler ise bu ummanın “bî kem u keyf” mevceleri mesabesindedir. Ne var ki bu dalgalanmalarda her bir dalganın yine de kendine göre bir temayüz ve muayyeniyeti söz konusudur. Her bir dalga zuhur itibarıyla bir hususiyete malik olmasının yanında, umman içinde mütelâşî görünmesi açısından da, hissî ve zevkî olarak tamamen itibardan düşmekte ve gidip bir hiçe incirar etmektedir.
Vahdet-i vücud, hissî ve zevkî yanları nazara alınmadan, asliyet ve zılliyet hususları üzerinde durulmadan felsefî bir mülâhaza ile tahlile tâbi tutulursa, ta’tîl düşüncesine (sıfât ve esmâ-i ilâhiyeyi kabul etmeme felsefesi) girilir ki, böyle bir durumda hem din hem ahlâk hem de ilim ve hikmet açısından dünya kadar menfî şeylere sebebiyet verilmiş olur. Hatta tevhid yolunda yürürken, tevhid adına bir şirk-i hafîye düşülmesi bile söz konusu olabilir…