Vakit
Zamandan bir parça ve çağ da demek olan vakit; sofîlerce, Hak yolcusunun üzerine akıp gelen ilâhî vâridât ve kurb dalga boylu tecellîlerin zamanıdır ki; böyle bir vâridât kendine has televvünleriyle sâlikin benliğini sarar –tabiî herkesin istidadı ölçüsünde– ve onun ruhuna kendi ilâhîliğini nakşeder.. eğer gelen vâridler, havf ve hüzün eksenliyse, sâlik âdeta, bir havf ve hüzün timsali hâline gelir; şayet sürûr ve inşirah televvünlüyse bu kez de onun duygu dünyasında –temkin kaydıyla– bir huzur ve coşku duyulmaya başlar.
Böyle bir sâlik, Hak’tan gelen bu vâridlerin şuurunda ise “Lütfun da hoş, kahrın da hoş” mülâhazasıyla, sürekli rıza soluklar, itminan içinde oturup kalkar ve teslimiyet, tevekkül, tefvîz vadilerinde “sika” avlamaya çalışır… Hak’tan gelen bu esintilerin, şart-ı âdi planında, –hususiyle de irade ve ihtiyarın müdahalesi esas olan konularda kaçırılan fırsatlar gibi– fevt edilmesi “ebrâr” ve “mukarrabîn”e göre hata sayılabilir ve kalbin Hak’la muamelesinde irtifa kaybetmesinden ötürü de herkesin derecesi ölçüsünde cezalandırılabilir; cezalandırılabilir, zira bu seviyedeki hak yolcusu zamanın en küçük parçalarını bile, behemehâl en rantabl şekilde değerlendirme, birleri binlere yükseltme gayreti ve niyeti içinde bulunma mecburiyetindedir. Aslında bundan dolayıdır ki tasavvuf ıstılahında sofîye “İbnü’l-vakit” denilmiştir.