Muhabbete gelince, o da belâlı bir musibettir. İnsan öylelerine gönül verir, öylelerine bağlanır, öylelerinin arkasına ümitle düşer ki, onlar onu tanımaz, yüzüne bakmaz ve giderken de “Allah’a ısmarladık” demeden çeker giderler. Evet, gençliğin, gücün, kuvvetin, tâkatin giderken sana “Allah’a ısmarladık” bile demeden çekip gittiler. Hayat arkadaşın, annen, baban, evlâdın da giderken sana “Allah’a ısmarladık” demeden çekip gidiyorlar. Öyle ise, muhabbet dahi belâlı bir musibet oluyor. Kötüye kullanıldığı zaman insanın başına neler neler açıyor. Hele bazen insan, gönül verdiği, ümitle bağlandığı şeye o türlü bağlanır. Ona gönlünü öylesine verir ki, bütün bütün onun kulu-kölesi olur. Ona öyle bağlanmıştır ki, muhabbet onu kör ve sağır etmiştir de mâşuku, mahbubu, mâbudu aleyhinde söylenen hiçbir şeye kulak vermez ve ona ait fena ve zevalden hiçbir şeyi görmez.
İşte bütün şirkler, puta tapmalar, Allah’a karşı eş ve ortak koşmalar bu duyguyla meydana gelmiş ve zamanla korkulan ve sevilen şeyler birer mâbud hâline getirilmişlerdir.
Evet, korktuğunun şerrinden emin ve sevdiğinin sevgisine mazhar olabilmek için yığın yığın mâbudlar, putlar türeyivermiştir. Kalb bir kere fâni şeylere bağlandı mı, insan artık hüsrandadır. Çünkü öylelerine bağlanır ki, o ne bağlandığı insandan evvel gitmeme hususunda teminat verebilir ne de onun bağlandığı ümitleri yerine getirebilir.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) herkesin gönülden bağlanması gereken Sultanlar Sultanı’ydı. O Sultanlar Sultanı, sinesinde kalb ve vicdan taşıyan her berrak gönül tarafından sevilirdi. Bununla bereber fâniye gönül bağlamayıp bâkiye gönül bağlama dengesini çok iyi kavramış insanlar O’nun vefatıyla sarsılmadılar. Ama doğrudan doğruya fâniye bağlananlar sarsıntı geçirdiler ve bunların çoğu bağlı bulunduğu dini terk etti.