Hak yolundaki her mesleği hak bilen, başka meslekler içinde de hak ve hakikat nüvelerinin bulunabileceğine inanan, vicdanı geniş, sinesi alabildiğine açık, Hakk’a yönelmiş ve müsamahalı kimselerin kurdukları cemiyetler daima uzun ömürlü olmuşlardır. İşte إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ahd ü peymânında bunu da anlıyor, İslâm cemiyetinin temel dinamiklerini beraber müşâhede etmiş bulunuyoruz. Allah “ben” değil, “biz” deyin buyuruyor. Benliğinizden vazgeçin. İbadet ve taatınızı ise, cemiyetin içinde öyle bir şuurla Allah’a takdim edin: “Ben kim, benim kulluğum kim! Fakat ben de, şu insanlar arasındayım ve onların arasında Sana kulluk yapıyorum.”
Fıkıhta, malın ayıplı çıkması neticesinde alıcının alışverişten dönebilme serbestisi misalinde olduğu gibi, bir insan on çuval mal alsa ve bunlardan bir tanesi sakat çıksa, ya onların hepsini reddeder, ya da onu öylece kabul eder. İşte ben de, sakat, yarım yamalak kulluğumla, bu kanunun himayesine girerek diyorum ki, “Allahım, bunlar kulluklarını Sana takdim ediyorlar. Bunların bu kullukları gibi, yeryüzünde binlerce cami ve mescitte, daha binlercesi kulluğunu Sana takdim ediyor. Ben, bütün samimiyetimle, vücudumun zerrelerinden, atomlarından –ki, onlar mecburî bir cemaattir– ağaçlardan, otlardan, hayvanlardan –ki, onlar tabiî ve fıtrî bir cemaattir– insanlık cemaatine, melekler cemaatine ve cinler cemaatine –ki, bunlar da iradî birer cemaattirler– bütün bunların kullukları arasında, ben de, benim kulluğumu Sana arz ediyorum. Tek başıma söz söyleyecek, talepte bulunacak hâlim olmasa bile “ben” demiyor, “biz” diyor, onların arasına giriyor, hayatımın, ancak cemiyetin hayatıyla devam edeceğine inanıyorum. Medenî bi’t-tab’ (yaratılış itibarıyla medenî) olmanın gereği olarak arkasında durduğum imama uyuyor, onun okuduğunu dinliyor ve onun arkasında konuşmuyorum.”