İnsanın nefsini ve kâinatı tefekkür etmesi, değişik bir tabirle enfüsî ve âfâkî tefekkürü henüz bir niyete bağlı olmadığından ve daha tanıyacağı şahsı tanımadığından dolayı bir taat olsa bile kurbet ve ibadet değildir. Meselâ, bizler, âfâkî ve enfüsî tetkiklerde bulunuyoruz; fizik, kimya, astronomi ve biyoloji gibi ilimlerle meşgul oluyor ve bu arada nefsimize dönüyor, enfüsî tetkiklere dalıyoruz, bu ve buna benzer araştırmalarla, derin bir tefekkür ve tezekkür; düşünme, tartma ve hatırlama, anma içerisine girmiş oluyoruz. Ancak, bu tür faaliyetler Mevlâ’ya karşı bir taat olsa bile, kurbet ve ibadet olmaz. Çünkü böyle bir şey yapmak niyete muhtaç ve niyete bağlı değildir. Kurbet değildir, çünkü yaklaşacağımız o yüce Zât’ı, henüz mükemmel bir şekilde tanımış olmuyoruz. Böyle nûrânî bir caddede neticeye إِيَّاكَ نَعْبُدُ cümlesini bütün ruhumuzda duyarak söylediğimiz zaman varmış olacağız. Kur’ân-ı Kerim okuma, sadaka verme vs. gibi iyilikler niyete muhtaç olmadığından birer taat ve kurbet olsa bile yukarıda anlatılan çerçevede ibadet değildir.
Öyleyse ibadet: İnsanın bütün benliğiyle, bütün duygularıyla, iç ve dış bütün havassıyla, fikrî melekeleri, his âlemi, kafası ve lisanıyla Allah’a yönelmekten ibaret olan sistemli bir hareket tarzına denir. Bu mânâya geldiği için de ibadetin bozuk bir Türkçeyle “tapmak-tapınmak” şeklinde tabir ve tercüme edilmesine imkân yoktur. Tapmak ve tapınmak; daha ziyade şuursuzca, niyetsiz ve sistemsiz yapılan hareketlere denir. Eski mâbudlara, ilâhlara, modern firavunların heykelleri ve resimleri karşısında yapılan boyun eğmelere dilimizde tapınma ve tapma dense bile kat’iyen, ibadet denemez. Çünkü o, Zât-ı Ecell-i A’lâ’ya hastır.