Kur’ân’ın kelime ve cümleleri arasındaki münasebet ve ifadesindeki âhenk, tutarlılık ve akıcılık o kadar tatlı, içten ve o kadar muhteşemdir ki, dağların, taşların yüklenmekten çekindikleri bu ağır vazife altına girerken, hemen ne yapıp ne edeceğimizi de bize öğreterek, ışık tutuyor ve yolları aydınlatıyor. Biz de “Yardımı ancak Senden istiyoruz. Yoksa yolda kalır, âvâre ve sergerdan olarak mahvolup gideriz.” gibi bir mânâ bütünlüğü içinde إِيَّاكَ نَعْبُدُ dedikten sonra وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ile yeni bir sığınmada bulunuyoruz.
İstiâne: Yapılan bütün işlerde Allah’tan yardım talep etme, yapılan ibadetlerin kolaylıkla yapılmasını Allah’tan dileme ve insanın karşı karşıya kaldığı meselelerde Allah’ın yardımına, Allah’ın inayetine bel bağlaması demektir. Bu itibarla biz, İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste de ifade edildiği gibi, ibadetlerimizde, işlerimizde hâlis, muhlis olarak bütün samimiyet ve içtenliğimizle yardımı sadece ve sadece Allah’tan istiyoruz.10
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır; yardım ve avn, zarurî ve gayr-i zarurî olmak üzere iki kısımdır. Zarurî olan, rahmetiyle bizi yaratan Allah’ın (celle celâluhu), aza ve kabiliyetler şeklinde mahiyetimize koyduğu şeylerdir. Meselâ: el, ayak, göz, kulak, vs. Bizler görme ibadetini gözlerimizle yapar, gözlerimizin aldığı mânâları fikir laboratuvarında değerlendirir, âdeta bal yapıyor gibi mârifet petekleri kurmaya çalışırız. Bunu da kafa yapar. Ama O, evvelâ başa bu fakülteleri yerleştirmiş, mekanizma arasında münasebetler var etmiş ve her şeyi işleyen mükemmel bir fabrika hâline getirmiştir. İşte Allah’ın bize baştan verdiği bu şeylerin hepsine zarurî avn ve yardım diyoruz. Bunlardan bir tanesinin eksikliği bahis mevzuu olduğunda insan, istenilen şeyleri tam yapamaz.
Dipnotlar
- 10 Bkz.: et-Taberî, Câmiu’l-beyân 1/69; İbn Ebî Hâtim, et-Tefsîr 1/29.