Demek oluyor ki, bizi yaratan Hâlık-ı A’zam, Sâni-i A’zam, bizi kendisine yöneltebilecek fakülteleri içimize kurmuş çalıştırıyor. Ve aynı zamanda kâinatı içine alacak bir muhabbeti, yine kâinat kadar büyük bir korkuyu da bizim içimize yerleştirmiş. İşte bu korku ve muhabbet, Sahib-i Hakikî’sine verildiği zaman, saadet ve huzur kaynağı olur. Yavrunun anneye, annenin yavruya olan karşılıklı muhabbetleri buna güzel bir misaldir.
Allah korkusuyla kalbi tir tir titreyip, ümitleri temelinden yıkılacağı endişesini taşıyan bir insan sıkıldığı zaman yine Allah’a müracaat eder. İşte bu korkuda, alabildiğine derin, alabildiğine sınırsız bir lezzet vardır. Korkuda bu kadar lezzet olursa muhabbetin lezzetini varın siz kıyas edin. Öyleyse Allah’a kulluk, alabildiğine bir korkunun yanında alabildiğine bir muhabbetle yapılır. Ve ibadet dediğimiz vazife de, bir bakıma birbirine zıt gibi görünen bu şeylerin bileşiminden ibarettir. Kulluğun içinde, korkudan ummanların çağladığını, muhabbetin dalga dalga mevcelendiğini, derin bir saygının, hudutsuz bir huzurun esip durduğunu, dalgalanıp ruhu sardığını müşâhede ve mülâhaza ederiz ki, biz buna ibadet diyoruz.