İçeriğe geç

Olacak şeyler, olmazdan evvel Allah’ın ilminde, ilmî vücutlarıyla vardı ve sonra bunlar, Allah’ın ilmindeki şekilleriyle kudret ve irade vasıtasıyla var edildiler. Allah’ın bilmesi, meydana gelen vak’aların şu veya bu şekilde olmasını zorlamaz. Hele sermayesi kesbden ibaret olan insan, iradesini hangi tarafa yöneltirse, Allah o istikamette bir şeyler yaratır. Şurası bilinmelidir ki, insanın iradesi hesaba katılmak şartıyla, hiçbir şey yokken Allah’ın ilminde eşyanın şöyle veya böyle var olmasına ve bunların Cenâb-ı Hak tarafından bilinmesine kader diyoruz. İnsanın iradesi hesaba katılmak suretiyle, insanın yapacağı veya insanın başına gelecek şeyleri ilm-i ilâhî defterinde tespit etmek, insanı zorlayıcı olmadığından, mesele kat’iyen ne Kaderiye mezhebinin ne de Cebriye mezhebinin dediği gibi değildir. Onun için rahatlıkla diyoruz ki, bizden işleme, kesb, Allah’tan yaratma; bizden yönelme, O’ndan, elimizden tutma; bizden O’na kulluk ve O’ndan bize Cennet’i kazandırma…

Şimdi buradan da hemen şu noktaya intikal edebiliriz: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُستَقِيمَ Hâlık ve mahluk arasında çok tatlı, ama ne tatlı bir mukabelenin ifadesidir! Bu, o kadar şerefli, o kadar yüksek bir anlaşma, ahd ve akiddir ki, beşer bunun üstünde daha yüksek bir şerefe, bir pâyeye mazhar olmamıştır. Sizden herhangi birinize “Bir memlekete sultan oldunuz.” deseler, bu yüksek mevki ve makam, Allah’la insan arasında yapılan bu mukaveleye nispeten çok sönük kalır. Gökleri ve yeri yaratıp elinde tutan, bu geniş rubûbiyet dairesi içinde, aynı zamanda her an senin kalbine bakan ve o kalbi elinde evirip çeviren Allah’la, bir mukavele akdinde bulunman ve اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ demen, senin için öyle bir şereftir ki, bu şerefi anlatmaya imkân yoktur.

166