Hanefi mezhebinde, imam Kur’ân okurken cemaatin dinlemesi; kemale ermiş, dindar ve medeni bir cemaatin, bir reis tarafından temsil edilmesi çok güzel sembolize edilir. İşte bu tabloda, apaçık bir cemaat şuuru görüyoruz.
g. Tevhid-i Ubûdiyet ve Tevhid-i Rubûbiyet
إِيَّاكَ نعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ’in diğer bir yanı da tevhid-i ubûdiyet ve tevhid-i rubûbiyetle alâkalıdır. Bu hususu da kısaca arz edelim:
Allah (celle celâluhu), bu âyete kadar bize, tek ve yekta, ferd-i ferîd Rab olduğunu anlattı. “Ben Allahım” dedi ve biz de O’na “Allah” dedik. Allah gökte ve yerde eşi, menendi, zıddı ve niddi olmayan “Zât-ı Ecell-i A’lâ” demektir. “Rabbi’l-âlemîn” diyerek terbiyesinde de ortağı olmadığını söyledi. Vücudumuzun atomlarından en uzak sistemlere, galaksilere, nebülözlere kadar her şeyin, tasarrufu altında olduğunu anlattı. “er-Rahmâni’r-Rahîm” diyerek anne karnındaki yavrudan bir koza içindeki böceğe kadar her şeyin çok iyi beslendiğini; vücudumuzun hücrelerinden en büyük sistemlere kadar gayet mükemmel bir şekilde, o rahmetle çalıştığını anlattı, gösterdi ve şöyle ifade etti:
Rahmân ve Rahîm sadece Ben’im, rahmet vermede de eşim, ortağım, zıddım, niddim, menendim yoktur. Din Günü’nün yekta mâliki Ben’im. İyi-kötü, güzel-çirkin, iman-küfür, dalâlet-hidayet, hepsi burada karışık olabilir; fakat Din Günü’nün hâkimi olan Ben, bunları ayıracak; وَامْتَازُوا الْيَوْمَ أَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ“Günahlılar, lekeliler, siz ayrılın!”12 diyeceğim.
İşte bütün bunlarla Allah, buraya kadar birliğini anlattı. Ve zaten anlatmasaydı da, biz kâinatın tertemiz simasına bakıp, kâinat kitabını okuduğumuz zaman O’nun birliğini rahatlıkla anlayacaktık ve anlıyoruz da. İşte buna “Tevhid-i Rubûbiyet” diyoruz.
Dipnotlar
- 12 Yâsîn sûresi, 36/59.