İçeriğe geç

Burada Kur’ân’ın hidayeti, ittikâ (sakınma) şartına bağlanmış gibi gözükmektedir. Dolayısıyla bir taraftan Kur’ân-ı Kerim’in bizzat hidayet kaynağı olması, diğer taraftan da insanların tedebbür ve tefekkür yoluyla O’nun getirdiği hidayeti elde etmesi hasebiyle bu meselede bir devr-i bâtılın (Mantıkta, bir hükmü ikinci bir hüküm ile, bunu da birincisiyle ispatlamaya çalışma yolu, fâsit daire) söz konusu olduğu zannedilebilir. Ancak Kur’ân-ı Kerim’de hidayetin farklı farklı mânâlarda kullanılması, bir başka açıdan da hidayetin farklı mertebelerinin olması itibarıyla burada o şekilde bir devirden bahsetmek söz konusu değildir ve meselenin “devir” olarak anlaşılmaması için bu farklılıkların iyi bilinmesi lazımdır. Mesela kişinin, küfürden vazgeçip imana gelmesi, imanda derinleşip rüsuh kazanması, sonra onu tabiatına mâl etmesi; meseleyi daha da detaylandıracak olursak, hidayetin ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn yollarından geçerek kemale ermesi... evet, işte bütün bu mertebeleri cüz’î ve küllî dairede duyup zevk etmesi, Kur’ân’ın hidayetinin çeşitliliği adına ortaya konabilecek farklılıklardandır. Yine kişinin iradesini tedebbür ve tefekkür istikametinde kullanıp, Kur’ân’ın hidayetinden istifade adına ona teslim olup onun himayesi altına girmesi; daha sonra içten bir teslimiyetle kendini o “el-menhelü’l-azbü’l-mevrûd’a” salması... gibi hususlar hep bu hidayet farklılığını işaretlemektedir.

77