Mü’minler için ikinci dert ise, başkalarına ait kahramanlıklarla teselli olmaktır. Biz, selefimizin büyüklüklerini daima hayranlıkla yâd ederiz. Nasıl yâd etmeyelim ki! Râbiatü’l-Adeviye’nin kahramanlığını daha evvel arz ettim. Hasan Basrî ondan geri değildir. Kaç defa gözlerim dola dola anlatmışımdır: Tebe-i tâbiîn neslinin büyüklerinden Mansur b. Mu’temir, ibadet ü taatinde çok derin bir insandı. Komşularından birinin çocuğu ne zaman gece dışarı çıksa, Mansur’un evinin taraçasında bir direk görür. Yine bir gece dışarı çıkar fakat o direği göremez. Annesine, “Mansur b. Mu’temir’in taraçasındaki o direğe ne oldu?” diye sorar. Annesi, “Evladım! O direk değil, Mansur’un kendisi idi. Geceleri daima kıyamda durur, namaz kılardı. Fakat dün vefat etti.” cevabını verir.191
Benim, selefe ait bu meziyet ve şerefleri anlatmam bir vecibedir. Ancak bunlar, ruhumda bir coşku meydana getirmiyor ve bana onlar gibi olma fikrini vermiyorsa bu, yıkılmış milletlerin kendi tarihlerine ait destansı şeyleri anlatarak teselli bulmaları gibi bir şey olur. Ben şayet her şeyimle yıkık-dökük ve eziksem, “Kahramanlar yaratan bir ırkın ahfâdıyız” sözünü avazım çıktığı kadar bağırmamın bana kazandıracağı hiçbir şey olmayacaktır. Mühim olan, o kahraman ırk gibi olmaktır.