Kur’an, ihlâs ve samimiyetle kendine yönelen bu aydınlık dimağların ellerinden tutuyor ve onları dünyanın en medeni insanları hâline getiriyordu. Onlar, Kur’an’ın tefekküre teşvik eden âyetlerini anlamaya çalışıyor, hususiyle de gökyüzünü keşfetmek için gözlemevleri tesis ediyor ve modern uzay araştırmacılarının öncüleri oluyorlardı. Kur’an’ın, “Biz, onlara delillerimizi gerek dış dünyada gerekse kendi öz varlıklarında göstereceğiz.”198 fermanıyla şahlanan bu insanlar, varlık âleminin maddî-mânevî yapısını didik didik ederek modern ilimlere giden ilk yolu açmışlardı. Modern tıp, bugün ulaştığı müthiş seviyeyi o dönem Müslüman ilim adamlarının geliştirdiği ilmî ve teknik altyapıya borçludur. Bunların yanında, Kur’an’ın uzayla alâkalı âyetlerini birer emir telakki ederek mevcut imkânlarla göklerin fethine yönelme de yine o dönemde olmuştu.
Böylece onlar, iki kitabı da müşterek mütalâa etmek suretiyle hem dünya hem de ahiret saadetine nail olmuşlardı. Kâinat kitabını ellerinden düşürmeyerek dünyada muvaffak olmuşlar ve imanlarıyla da hep Hakk’a doğru koşmuşlardı. Kur’an’ın sadece ibadete müteallik meselelerine uyarak kâinatı ihmal edenler ise Kur’an’ın ancak yarısını anlamış ve orada kalmışlardır. Şu bir gerçektir ki, bu hâlden sıyrılacakları güne kadar onların dünyevî mezelletten kurtulmaları da mümkün değildir.