Aslında Kur’an-ı Kerim, varlığa hep böyle bakıp böyle düşünmemizi salık vermektedir. İnsan ondaki tenasübü, uyumu görmeye çalışmalı, şairane ilhamların ötesinde fiziğin, hendesenin, kimyanın ve astrofiziğin neler anlattığını anlamaya gayret etmelidir ki, işte o zaman bulduğu her şey, onun iman ve iz’anını artıracaktır.
Bunu O Söylüyorsa…
Değişik vesilelerle anlattığım bir hâdiseyi müsaadenizle tekrar hatırlatmak istiyorum. Hâdise, iki ilim adamı arasında geçiyor; bunlardan biri Müslüman diğeri ise Hıristiyan. Meseleyi anlatan Müslüman ilim adamı şöyle diyor:
Amerika’da bulunduğum yıllarda kendisiyle sık sık görüştüğüm meşhur bir bilim adamı vardı. Zaman zaman kendisini ziyaret eder, uzun uzun ilmî sohbetlerde bulunurduk. Ondaki hakikat aşkı beni de büyülüyordu. Yağmurlu bir günde yolda yürürken, kendisinin de süratle kiliseye doğru gittiğini gördüm. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmasına rağmen koltuğunun altındaki şemsiyeyi açmamıştı. Sanki yağan yağmurdan haberi yoktu; çok dalgın ve dolu görünüyordu. Gökteki buluta meydan okuyordu âdeta gözyaşları. Yanına sokuldum, farkına varmadı. Biraz beraber yürüdük, sonradan havasını bozdum ve “Galiba farkında değilsin! Yağmur yağıyor!” deyince ancak kendine gelebildi. Koltuğunun altındaki şemsiyeyi açtı, başına tuttu. Şemsiyenin altında beraber yürürken dedim ki:
– Asrımızda dinsizlik moda hâline geldi. Ama görüyorum ki, siz ilim dünyasında bir ufuk ve kutup olmanıza rağmen hâlâ kiliseye gidiyorsunuz?
– Bu soruya şu heyecanlı hâlimle cevap veremem. Yarın evime gel, sana bir çay içireyim, orada uzun boylu konuşalım, dedi.
Böylesine coşkun bir insanla konuşmak, onun iç dünyasının şerhini duymak, dinlemek, onun duyduğu şeylerde kaybolmak Allah adına çok tatlı bir şeydi. Ertesi gün vakit geçirmeden hemen yanına gittim.