Kanımızla mühürlediğimiz İstiklal savaşından sonra gaddar, cebbar, zalim bazı milletler bize şartlı bir istiklal vermiş ve bizi kendimizden kopararak, Kur’ân’dan uzaklaştırarak kimliksizleştirmek istemişlerdi. Ne var ki, on asırdır dinine-diyanetine sadık ve bağlı bu millet, bir taraftan dünyanın kâfir ve zalimlerini idare ederken diğer taraftan da millet ruhunun gölgesi altında değişik yollarla hizmetini devam ettirmişti. Evet, millet kendi içinden mürde (ölü) gönülleri ihya edebilecek alternatifler çıkarmış ve o gönülleri ihya etmeye çalışmıştı. Derken tabanda ciddi bir gayret olmuş ve bunun neticesinde ahlâklı ve faziletli nesillerin yetişmesine zemin teşkil eden çeşitli müesseseler açılmış; daha sonra da mekteplere Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi konuluvermişti. Önceleri bunları görüp bilen aydın birkaç ruh bulabilmek için mumla insan ararken, elhamdülillah, şimdi binlercesiyle iç içeyiz.
Bir zamanlar lisede okuyan bir talebeyi camide namaz kılarken görmek, içimize Tur’dan esen bir bişâret ve müjde gibi geliyordu. Şimdi ise her şey çok farklı…
Yeri gelmişken burada bir hatıramı sizinle paylaşmak istiyorum. Namaz kılmak için bir camiye gitmiştim. Namazdan sonra lise 1 veya 2. sınıfta olabileceğini tahmin ettiğim bir talebe görünce hislerime hâkim olamadım, elinden tutup ona bir şeyler anlatmak istedim. O, beni gördüğünde önüme bir kâğıt uzattı ve bana, “Şuraya bir imza atar mısınız?” dedi. Bunun ne olduğunu sorunca, “Mekteplere din dersi konması için imza topluyoruz.” diye cevap verdi. Eğer orada durumum müsait olsaydı o talebenin ayaklarına kapanacak ve “Ben de seni bekliyordum!” diyecektim. Ben ona bir şey anlatayım diye beklerken o bana çok şey anlatıvermişti.