İçeriğe geç
36. Bölüm

Allah Ve Resûlullah’ı Sevmek

ALLAH VE RESÛLULLAH’I SEVMEK

Soru: Bütün mü’minler, “Allah’ı ve Resûlullah’ı seviyoruz.” diyorlar. Hakiki sevmede ölçü var mıdır? Varsa “Allah’ı ve Resûlullah’ı seviyorum.” derken insanın mülâhazası nasıl olmalıdır?

Her mü’min, Allah ve Resûlullah’ı sevdiğini ifade eder. Vâkıa bu sevgi, anne ve babanın evladını sevmesi gibi değildir. Onlardaki cibilli bir şefkattir. Zât-ı Ulûhiyet’e karşı olan sevgiyi biz, idrakimize açılan kapılarla, şuurumuzla, tefekkürümüzle elde ederiz. Yani Allah’ı (celle celâluhu) bilmesek, irfanına eremesek, Fahr-i Kâinat Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyük icraatları ve muhteşem kâmetiyle tanımasak, sevemeyiz. Şuur bir kapı açar ve biz onunla onları tanıma lütfuna erer ve severiz.

Az önce de geçtiği üzere anne ve babanın evlatlarına karşı olan alâkası ve şefkati ise cibillidir. Allah bu cibilli şefkati onların mahiyetlerine koymuştur. Sevmemek onların elinden gelmez. Cenab-ı Hakk’ın da bize karşı böyle bir re’fet ve rahimiyeti vardır; ancak bu, beşerde olduğu gibi acz ifade eder mahiyette değildir.

Bizim, Allah’ı (celle celâluhu) ve Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevmemize gelince bu, başta irade ile başlar. İrfan hâline gelince irade silinir gider. Mesela Fahr-i Kâinat Efendimiz’i siyeri, meğâzisi, inkılâpları ve bize getirdiği esaslarla tanırız. O olmadığı zaman kâinatın umumi bir yetimhâne olduğunu, O’nun neşrettiği nur sayesinde her yanın şenlikle dolduğunu müşâhede ederiz. Bize getirdiği hediyeler, hayat kurtarıcı esaslar ve örnek hayatı karşısında dize gelir ve Resûlullah’ı severiz. Bu noktadan sonra mesele iradi olmaktan çıkar, artık bir aşk ve meşk devri başlar ve elimizde olmayarak Nebiler Serveri’ne bağlanırız ki bu, sevme ile alâkalı meselenin bir yönüdür.

128