Bir misal daha arz etmek istiyorum. Gandi kendini Hint halkına adamış mütevazi bir insandır. O, kendi anladığı mânâda, Hint halkı için yer yer onar veya yirmişer günlük oruçlara niyet eder. Bu insan bir gün milletinin mihrabı hâline gelir. Az farklı da olsa Gandi’nin hayalinde, düşüncelerinde ve beyanında, Mâbud-u Mutlak mânâsında bir Zât-ı Ulûhiyet’e teveccüh etme söz konusudur. Her ne kadar bu düşüncelerde puta benzer imajlar veya Zât-ı Ulûhiyet’i ifade için kullanılan put gibi şeyler olsa da, bu ifadelerin tercümeden mi, yoksa hakikaten onun düşünce tarzı mı olduğunun münakaşası yapılabilir. Ancak onun hayatına baktığımızda görürüz ki o, yanında sadece bir kırba bulundurmuş, bir hasır üzerinde yatmış kalkmış ve kendi memleketinde parya hayatı yaşamıştır. Ayrıca bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden bir yanı vardır ki, bu sahne her insanın vicdanında ona karşı ciddi bir alâka uyaracak mahiyettedir. Bir zamanlar ezip sömürdükleri Hindistan istiklaline kavuşunca, İngilizler, bilhassa da Lordlar Kamarası, Gandi’yi memleketlerine davet ederler. O, Hint halkının ekserisinin yolculuk yaptığı –bağışlayın– yük vagonlarında yolculuk yapar, altına da bir demet ot atar, otun üstüne oturur ve halkını böyle selâmlar. Bunun karşısında bütün Hindistan yerinden oynar. Onu Lordlar Kamarası’na giderken de takip ederler. Orada da sandalyeye oturmaz, yine otun üzerine oturur. Sebebi sorulunca da Hindistan halkının ancak böyle oturduğu, yediği ve içtiği, sadece bu imkânlara sahip olduğu için kendisinin de böyle yaptığını söyler. Böyle bir insan, Hint halkının gönlünde taht kurduğu gibi hâliyle başkalarının gönlünde de taht kurabilir. Fakat gelmek istediğimiz nokta şudur ki, bütün bunların arkasında “bilme” vardır. Halk onu bildiğinden dolayı sevmektedir.