Meseleye bir de “İnsan, bilmediğinin düşmanıdır.” zaviyesinden bakmak gerekir. Bir insanın belki Cenab-ı Hakk’a karşı muhabbeti vardır, Allah’ı (celle celâluhu) sever, ama bilme noktasında eksiği olduğundan ve tam olarak O’nun yolunda bulunmadığından dolayı bir türlü O’na vâsıl olamaz veyahut mücerret bir sevgi ve şiddetli bir alâkası olmasına rağmen yine de O’nun istediği gibi olamadığından, beklenen neticeyi bir türlü elde edemez. Daha sonra da muhabbetinde aksamalar olur. Bu mülâhazalar içinden en kuvvetli olan husus, Allah’ı tam bilemediğinden dolayı sevemiyor olmasıdır. Bu hususu şöyle bir misalle açmak istiyorum: Ben birkaç yerde Einstein’i anlatmıştım. Bunun üzerine, anlattığım çevrede ona karşı ciddi bir sempati uyanmıştı. Şöyle ki, fakir onun bir iki zeka oyununu ve tevazuunu dile getirmiştim. Hikâye şu: Bir gün onu Almanya’da sırtında eski bir hırkayla görüp “Üstad bu ne hâl böyle? Sırtında böyle eski bir hırka ile ne yapıyorsun?” demişler. Bunun üzerine o da: “Almanya’da herkes beni tanır, iyi de giysem, kötü de giysem tanırlar.” demiş. Onu İkinci Cihan Harbi’nden sonra Amerika’da üzerinde yine aynı hırka ile görünce aynı soruyu sormuşlar. O da: “Canım, beni Amerika’da kim tanır ki, iyi bir şey giyeyim!” demiş. Şimdi bir insan dünyaya böyle bakarsa, bu insanın –ister inanmış olsun, ister inanmamış– bu hâli, çevresindeki insanların ruhunda muhabbete vesile olabilir.