İçeriğe geç

Mevzu ile alâkalı ikinci bir husus da şudur: İnsan, Kaf dağının arkasındaki bir sevgiliye gönül verdiği gibi bazen de hiç elde edemeyeceği bir şeye gönlünü kaptırabilir. Onun peşinde koşup durur, onu hep hayalinde yaşatır, daha sonra da vaslına erilmez, ulaşılmaz bir cânan olduğu ortaya çıkınca, ondan alâkasını keser ve vâsıl olabileceği başka bir mahbubeye yönelir. Yani mecazi muhabbetin işe yaramadığını anlayınca hakiki muhabbet yoluna yönelir. Mecazi mahbublardan kat-ı alâka eder ve لَۤا أُحِبُّ الْاٰفِلِينَ“Allahım, batıp gidenleri, alâkasızları, benim âh u efgânımı dinlemeyenleri, duymayanları, derdime derman olmayanları terk ettim, yüzümü, gökleri ve yeri yaratana tevcih ettim, ben müşriklerden değilim, O’na eş ve ortak koşmuyorum.”135 diyerek bir şems-i sermede (sonsuz güneş) yönelir. Ancak biz, bu hususu Sünnet çizgisindeki Müslümanlık ölçüleri içinde düşünemesek de Hallâc-ı Mansûr, Tavâsîn’inde (Bu arada Tavâsîn’in çok sırlı bir kitap olduğunu söylemek gerekir. Hallâc bu eserinde Ehl-i Sünnet’in düsturlarına dokunuyor gibi görülse de çok aşkın şeyler söylemektedir.) şeytanın, aşkının kurbanı olduğunu söyler. Onun Allah’a (celle celâluhu) öyle bir fart-ı muhabbeti vardı ki, Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm), Allah ile kendi arasına girdiğini görünce isyan ederek “Ben Sen’den başkasına secde etmem!” demiştir.136 Hazretin bu mevzudaki beyanı bizim için de sorgulanacak mahiyettedir ve bu ifadeleri Ehl-i Sünnet ölçüleri içinde anlamak, izah etmek oldukça güçtür. Ancak onun hangi âleme göre, hangi mânâya göre böyle bir şey söylediği üzerinde düşünmek gerekmektedir. O, başka bir keresinde de, aşkı şeytandan, itaatteki inceliği de Âdem’den öğrenmek lazım geldiğini söyler. Bize göre sözün ikinci şıkkı doğru olmakla beraber birincisini muhakeme etmeye muhakememiz yetmemektedir. Binaenaleyh Zât-ı Ulûhiyet’e karşı böyle bir şey düşünülebilmesine rağmen bunun bizce objektif olmadığını söylemek yerinde olur.

193