Burada anlatılmak istenen bir diğer husus da, yeryüzünde adalet ve istikametin temsilcisi olan Zülkarneyn’in, kendini ifade edemeyen veya ifade etmekten çekinen âcizlere, ezilenlere mesnet olmasıdır. O günkü ezilenler Türkler veya başka mazlum milletlerdi; ezenler de bölgeyi fesada veren Ye’cüc ve Me’cüc’dü. Bu aslı, nesebi ve kimliği belirsiz; ırz, namus, din ve milliyet tanımayan zorba kavmi, bir çılgınlığı esnasında Zülkarneyn durdurmuştu. Daha sonra da her devirdeki yeryüzü mirasçıları durduracak ve bu tarihî tekerrürler devr-i daimi
medlulünce Ye’cüc ve Me’cüc’ü tutan o sağlam “sed” ve o muhkem “redm” parçalanıp da o mütecaviz, o saldırgan toplum farklı nesiller hâlinde dere tepe aşıp her yanı istila edecekleri ana kadar da devam edecektir.
“De ki; ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu kadar var ki) bana, ilâhınızın sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor.”
(Kehf sûresi, 18/110)
Yani hilkat ve Mâbud’a nispet açısından, tabir-i diğerle, Hz. Zât-ı Ulûhiyet’in bize yakınlık ve hâkimiyeti, bizim de O’na uzaklığımız ve mahkûmiyetimiz açısından aramızda herhangi bir fark söz konusu değildir. Evet Cenâb-ı Hak’tan başka hiçbir kimse, ona kullukta bulunulacak kadar zatî bir büyüklük ve istiğnaya sahip olmadığı gibi, kulluk mülâhazasıyla herhangi bir kimse karşısında eğilip zillet gösterecek kadar da küçük ve değersiz değildir.. evet Bediüzzaman’ın o yerinde ifadesiyle: “Mahlukat, mâbudiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.”20
Dipnotlar
- 19 “Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün sedleri açılıp her tepeden dünyaya akın etmeye başladıkları (doğru vaadin vaktinin yaklaştığı) zaman.” (Enbiyâ sûresi, 21/96)
- 20 Bediüzzaman, Lem’alar s.178.