Evet, bunlar, ya Hz. Resûl-i Zîşân’ın tutuşturduğu meşaleyi hafife alıcı nazarlarının matlaştırması veya fıtrî istidatlarını ifsatlarının köreltmiş olması sebebiyle bakar-kör hâline gelmişlerdi ki, zâhiren bakıyorlardı, ama meşalenin göz kamaştırıcılığıyla karşılaşıyor, ona im’ân-ı nazar edeceklerine, ruhlarında harekete geçen dinamizmi şüphe ve tereddütleriyle nötralize ediyor ve tesirsiz hâle getiriyorlardı. Hatta, ışıktan istifade edip yol alacaklarına ondan nasıl bir yangın unsuru elde edeceklerini plânlayıp duruyorlardı ki, اِسْتَوْقَدَ kelimesi bu iki tevcihe de açık görünmektedir.
Kâfirlere gelince, onlar iman ve onun nurefşân ışıkları ile hiç tanışmamış, onu hiç görmemiş ve onun büyüleyici, kudsî atmosferine hiç girememişlerdir. Bu sebeple, kâfirler şu ya da bu vesile ile iman nurunu bir defa vicdanlarında duyup hissedince –küfre şartlanmışlar hariç– daha ondan vazgeçmiyor ve hayatlarının geri kalan kısmını, samimî bir mü’min olarak geçirmeye çalışıyorlardı. Şüphesiz bunda, ziya-zulmet ölçüsünde küfür-iman farklılığının tesiri büyüktür. Daha önce başka şeyler görenler, bakıp onu tanıyınca yeni bir dünyaya uyanıyor ve İslâm’ı bütün câzibedar güzellikleri ile görebiliyorlardı. Zaten her zaman, İslâm’ı ilk defa duyup yaşayanlarla, Müslüman ülkelerde doğan, büyüyen ve yaşayan –çok azı hariç– kimselerin İslâmî hayatları mukayese edildiğinde, yukarıda bahsini ettiğimiz husus daha bir açık olarak görülecektir.
“Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu sebeple onlar (içinde bulundukları hâlden) geri dönemezler.”
(Bakara sûresi, 2/18)
“Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.”
(Bakara sûresi, 2/171)