İçeriğe geç

Hâsılı, can çekişme hâlinden önce, henüz hayattan ümit kesmeden ve ondan bütün bütün kopmadan küfürden dönmek ve imana yönelmek makbuldür. Ne var ki, bir mânâda gözler dünyaya kapanıp ukbaya aralanmışsa ve şuurlu imandan sonra bir vakit namazla dahi olsa amel etme imkânı kalmamışsa artık fırsat fevt edilmiş demektir. Bununla beraber, iman etmiş olmasına rağmen fısk u fücurdan bir türlü kurtulamamış kimseler için her zaman bir ümit kapısı açıktır. Nitekim, Mevlâ-yı Müteâl –mealen– şöyle buyurmaktadır: “Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, Gafûr ve Rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır).”7 Öyleyse, vaktinde iman etmiş kullar için, tevbe mevzuunda özel bir muamele ve bir himayenin olabileceği Allah’ın rahmetinden ümit edilir.

Firavun’un Âkıbeti

Buraya kadar arz etmeye çalıştığım hususlar zaviyesinden bakılırsa, sebepler açısından iki-üç aylık ömrünün kaldığını öğrenen bir hastanın durumunun hâlet-i yeis çerçevesine dahil olmayacağı anlaşılacaktır. O insan için hâlâ bağışlanma fırsatları ve kurtuluş vesileleri mevcuttur. Böyle bir mü’minin, ölümü ensesinde hissetmesinin kazandıracağı ruh hâletiyle kısa sürede pek çok mertebe katedebileceği hâlde, “Nasıl olsa kurtulurum!” diyerek boş kuruntuların, ümniyelerin peşine takılması ve hususî muamele beklentisiyle geri kalan ömrünü boşa harcaması yanlış olduğu gibi; kendisini, tam suda boğulacağı an inandığını söyleyen ama imanı makbul sayılmayan Firavun’a benzetip ümitsizliğe düşmesi de yanlıştır.

229