Önsöz Yerine
Vuslat Muştusu
***
Bu söz, Yusuf’un üzüntüsünden başka kendisine dost olacak bir arkadaş ve hatta sözlerine inanacak bir yoldaş bulamayan bir şefkatli babanın, oğluna seslenir gibi bir iştiyakla onun ayrılık acısına ve “esef”ine nida edişiydi.
Diğer oğulları kınıyorlardı onu; “Ömrün geçti gitti, hâla Yusuf’u dilinden düşürmüyorsun. Vallahi ‘Yusuf!’ diye diye kederden eriyeceksin veya büsbütün ölüp gideceksin!..” diyorlardı.
O ise, “Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum.” cevabını veriyor; sabr-ı cemil içinde Cenâb-ı Hakk’ın merhametine sığınıyordu. Ne ki, o hem müşfik bir nebi hem de yüreği evladının sevgisiyle dolu bir babaydı. Mum tahtaya dayandığı anlarda, hâlini anlamayanlardan yüz çeviriyor ve Yusuf’unun hüznüyle dertleşiyordu:
Ey esefim, ey bana başka elem ve keder duyurmayacak kadar şiddetli olan acım, ey Yusuf’un yadigârı hüznüm!.. Ayrılma benden, uzaklaşma semtimden ki, şimdi sana muhtacım; imdadıma yetişmenin tam zamanıdır, son haddine ulaştı hicranım!..