İçeriğe geç

Evet, göğsü her zaman aşk u iştiyakla inip kalkan, nabzı da sürekli vuslat arzusuyla atan müştak bir sine, yürüdüğü yolun her menzilinde Sevgili’den değişik işaretlerle karşılaşır. O, doğan aydan, batan güneşten, göz kırpan yıldızlardan, esen yelden, yağan kardan, başımızdan aşağı dökülen yağmurdan, melekler gibi süzülüp göklere yürüyen buhardan, rengârenk çiçeklerden ve kuşlardan-kuşçuklardan aldığı mesajlarla, hemen her adımda vuslat koyuna biraz daha yaklaşmış olmanın hazzını tadar. Artık böyle biri bîkarardır, gezer çölden çöle ve “Leylâ” der ağlar. Mecnun’un iz sürdüğü gibi, gözlerini gönlünün emrine âmâde kılar ve mesafelerin amansızlığına rağmen, en aşkın düşüncelerle ruh atlasındaki visâle koşar.

Haddizatında, bu iştiyak istidadı ve vuslat ihtiyacı hemen her insanda vardır. Zira, önceleri Mutlak Sevgili’ye kurbiyeti bulunan ademoğlu tekrar kavuşma sözünü alarak geçici bir gurbete düçar olmuş ve yeniden kurbete liyakat kesbetmek üzere dünya çilehanesine gönderilmiştir. Mahbûb’dan ayrılığa dayanamayıp da âh u efgân içinde hep “Yâr!” deyip dolaşanların yanık ağlamaları işte bu gurbetin ve dâussılanın iniltileridir. Mevlâna Celâleddin Rumî Hazretleri de, ney’in dertli nağmelerinin bu hasretin terennümü olduğuna dikkat çekmektedir: Evet, insan kamıştan koparılmış bir ney gibidir. Gerçek sahibinden uzaklaştığından dolayı da hep inlemektedir. Onun bu iniltisi bütün hayat boyu devam eder, Sevgili’ye vuslat vaktine kadar sürüp gider.

6