Bu açıdan vuslat, Cennet bahçesinden yeryüzü çölüne inen insanın asıl vatanına yeniden yükselmesi, nüzulden sonra urûca mazhar kılınması ve cüdâ düştüğü Cennet otağına rücû edip oraya ebedî tahtını kurması demektir. Bu geriye dönüş, urûc ya da vuslat, çoğunlukla mevt ile, her insanın beden elbisesinden sıyrılmasıyla gerçekleşecektir; ölüm sayesinde, iman ehli ahirete yürüyüp dostların visâline erecek; ehl-i nar ise firkat ateşine mahkûm edilecektir.
Bununla beraber, “Ölmeden önce ölünüz!..” tavsiyesi gereği, insanın daha yaşarken beden ve cismaniyetle alâkalı hicaplardan bir bir arınıp kendine ait uzaklıkları aşarak, herkese ve her şeye yakınlardan daha yakın bulunan Cenâb-ı Hakk’ın maiyyetini zevken ve keşfen duyması şeklinde bir vuslat daha vardır. Cenâb-ı Hak, kimi makbul ibâdını bazen fevkalâde bir himmet, bazen Zât’ından özel bir teveccüh, bazen hususî bir mârifet, bazen seyr u sülûk-i ruhânî yolunda usulünce ve ciddî bir mücahede, bazen acz u fakr, şevk u şükür tarîki, bazen de esbâb üstü harikulâdeden bir cezb u incizap vesilesiyle cismanî engelleri aşma ve gidip o maiyyet ufkuna ulaşma mazhariyetiyle şereflendirir.
Sevgili’nin visâline erip O’nu müşâhedeye kilitlenmiş ruhlar, cismaniyete ait küçüklüklerden ve dünyevî darlıklardan sıyrılarak hayatlarını hep iman ve mârifetin engin atlasında, O’nun teveccühleriyle beslene beslene sürdürürler. Her ulaştıkları menzilde o Güzeller Güzeli’ni daha değişik tecellîleriyle duyar, bir kere daha aşk u şevkle gürler ve daha ötelerdeki ayrı bir menzile yürürler. İlerledikleri yolda güzellikleri güzellikler takip eder; ama, ne O’nun cemâlinin cilveleri ne de ruhlarda onları temâşâ zevki biter.. vuslatın şahlandıran heyecanıyla bir hamlede geçilir aşılmaz gibi görünen engebeler ve duyulmaz yol yorgunluğundan, yürüme meşakkatinden hiçbir eser.