Mazisini, kimliğini, inancını ve hemen her şeyini kaybeden bir neslin, buhranlar anaforundan kurtulup yitirdiği Cennet’e kavuş-ması.. âdeta bir mâhiyet deformasyonu geçiren günümüzün derbeder insanının içinde bulunduğu girdaptan sıyrılıp karanlıklardan ay-dınlığa, yerin derinliklerinden göklerin enginliğine ve kölelikten hürriyete ulaşması.. topyekün bir milletin dünü bugünle, bugünü de yarınla bir arada değerlendirip, asırların birikimi olan kültür menşuruyla ayıklanacakları çıkarıp atmak ve geride kalanlara da sımsıkı sarılmak suretiyle özüne dönmesi.. ve nihayet, bütün cihanın Muhammedî ruhla tanışması, O’nun nuruyla aydınlanması… evet, bütün bunlar da farklı derinlikleriyle vuslatın mefkûre yörüngeli buudlarıdır.
İmanla ötelere gidenler için, ahiret, dünya menzillerini de içeren uzun bir yolculuğun ebedî istirahatgâhıdır; ölüm, bir vuslat vesilesi ve vefat gecesi de “şeb-i arûs”tur. Çünkü, İki Cihanın Güneşi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, kabir kapısıyla girilen ukbâ sarayında ümmetini beklemektedir; İmam Ebû Hanife, İmam Şâfiî, Hasan Basrî, Şâh-ı Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, İmam Şâzilî, İmam Gazzâlî, İmam-ı Rabbânî ve Hazreti Bediüzzaman gibi milyonlarca münevver zatla muhat olarak Cennet gülşeninde sâkindir. Dolayısıyla, vuslatın daha derincesi, o kutlular meclisine girip, o güzîde Hak erleriyle diz dize, omuz omuza verebilmektir.
Visâle ermenin zirve noktası ise, Mevlâ-yı Müteâl’in huzuruyla şereflenmektir. Zira, meftun ve müştak olunan bütün mecazî mahbupların ve topyekün varlıkların güzellikleri, O’nun cemâlinin bir tecellîsi ve hüsnüesmâsının bir nevi gölgesidir; Cennet, bütün letâfetiyle, O’nun rahmetinin bir cilvesidir; bütün muhabbetler, iştiyaklar, incizaplar ve câzibeler, O’nun münezzeh muhabbetinin bir lem’asıdır. Bundan dolayıdır ki, kara sevdayı dahi en yüce bir pâye kılan vuslat da O’na vâsıl olmaktır.