Hazreti Yakub’un burnunda tüten ve ruhanî bir zevkle bütün vicdanını saran bu koku, bu ledünnî esinti, bu Yusuf râyihası, gelmekte olan müjdenin habercisi bir rahmânî nefes idi. Kutlu Nebi, bununla hem birkaç gün sonra kavuşacağı göz nuru gömleğin gelişini, hem senelerdir gönlünü dağlayan firakın bitişini ve hem de az ötede ikbal yıldızının doğuşunu hissetmiş oluyordu.
Komplolara maruz kaldıktan, kuyuya atıldıktan, bir köle gibi çarşıda satıldıktan, iftiraya uğrayıp zindana konulduktan ve yıllarca türlü türlü çilelere maruz bırakıldıktan sonra, gün gelmiş, Hazreti Yusuf Mısır hazinelerinin başına getirilmişti. Kıtlık sebebiyle erzak yardımı talep etmek üzere huzuruna çıkanlar arasında kendi kardeşleri de vardı. Müteselsil hâdiselerin akabinde nihayet birbirlerini tanıdıktan sonra kardeşlerinin mahcubiyetle suçlarını itiraf edişi karşısında, Yusuf (aleyhisselâm), onlara kınama ve serzenişle mukabelede bulunmamış, hepsine hakkını helâl ettiğini söylemiş ve şöyle demişti: “Şu gömleğimi alın babamın yanına varıp onun yüzüne sürüverin, o zaman gözü açılacaktır.”
İşte, Kenan ilinden yola çıkan kervan, Yusuf’un gömleğini, yani visâlin müjdesini taşıyordu. Onu sahibine teslim edecek olan emanetçi, ayrılığın bitmek üzere olduğunu, kavuşmaya çok az kaldığını ve artık hicranın sona ereceğini haber vermek için can atıyordu. Sahiden, müjdeci gelip de gömleği yüzüne sürünce gözleri açılıvermişti Hazreti Yakub’un.
Bir mânâda, vuslatın muştusu bile yırtmıştı karanlıkları, kaldırmıştı aradan zulmet perdelerini ve fer olmuştu gözlerine Yüce Nebi’nin.
Müjdesi böyle hayatbahş ise, kim bilir, kendisi ne kadar nurlu, ne kadar tatlı ve ne kadar inşirah vericiydi vuslatın…