İşte, bir kimse, ölüm emareleri bu derece belirmeden ve can boğazına gelmeden önce, hâlâ bir hayır kesbine imkân bulabileceği bir zaman diliminde aklı başında olarak iman ederse, henüz yeis hâli tahakkuk etmemiş sayılır ve o andaki imanı makbûl olur. Can çekişme hâli başlamadan önce bir ân-ı seyyale bile olsa, kendi hür iradesiyle inanabildiği takdirde onun imanı geçerlidir. Nitekim, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebû Talib’e iman teklif ettiği an da bu andır. Ebû Talib, bu tekliften sonra, –ekser rivayetlere göre– müşrik dost ve arkadaşlarının zorlamalarıyla “Abdulmuttalib’in dini üzere…” demiştir.2 Rehber-i Ekmel, ona ölüm döşeğinde olduğu bir anda iman davetinde bulunduğu nazar-ı itibara alınırsa, demek ki, insanın şuuru bütün bütün bulanıp muhtel olmadığı sürece, imanın kabul edilmesi için hâlâ bir fırsat vardır.
Fakat, o son fırsatı da değerlendiremeyen bir kimse, üzerinde ölümün emareleri iyice belirip ruhun bedenden ayrılışının şiddetli hâli kendisini sardığı ve öbür âleme tam adım atmak üzere olduğu zaman iman ettiğini söylerse, bu, iman-ı ye’s kabul edilir. İmanın sahih olması için, en azından şuurluca “Allahım, hayatımı berbat ettim, ömrümü boş yere geçirdim; fakat, ahirete yürüdüğümü derinden hissettiğim şu dakikada da olsa, artık iman ediyorum!” demek ve sonra da, imanı ifade sadedinde bir salih amel ortaya koyacak, bir vakit namaz kılacak kadar yaşamış olmak iktiza eder. İmanını beyan ettikten sonra küçük bir hayır işleyecek kadar dahi vakti kalmamış bir insanın nefsi elinden çıkmış ve iradesi iflas etmiş demektir ki, böyle birinin imanı makbul değildir.
Dipnotlar
- 2 Buhârî, cenâiz 81, menâkibü’l-ensâr 40, tefsîru sûre (28) 1; Müslim, îmân 39.