Ayrıca, Firavun’un kullandığı ifade de onun samimî olmadığını imâ etmektedir. O, “Allah’a iman ettim.” ya da “Hazret-i Musa’nın Rabbine inandım.” sözü yerine “İman ettim; İsrailoğulları’nın inandığı İlâh’tan başka tanrı yokmuş!” demeyi seçmiştir. Oysa, sihirbazların iman edişi anlatılırken onların “Rabbü’l-âlemin’e, Musa ile Harun’un Rabbine biz de iman ettik!”10 dediklerine vurguda bulunulmaktadır. Çünkü, sihirbazlar inandıklarını söylerken samimiydiler; Hazreti Musa ve Hazreti Harun kime Rab diyorlarsa ona; yani, esmasıyla malûm, sıfatlarıyla muhat ve Zat’ıyla mevcud-u mechul bir İlâh’a, Kelîmullah’ın haber verdiği mâbud-u mutlak Allah’a inanıyorlardı. God’a değil, Tanrı’ya değil, Diyo’ya değil, Huda’ya değil, İsrailoğulları’nın bazılarının kendilerince beşerî sıfatlar yakıştırdıkları Yehova’ya da değil, Peygamberlerinin tanıttığı Hazret-i Allah’a inandıklarını ikrar ediyorlardı. Dolayısıyla, onlar o kapıyı doğru çalmışlardı ve imanları da makbul olmuştu.
Fakat, Firavun “İsrailoğulları’nın inandığı İlâh’a inandım.” demek suretiyle iki büyük hatasını ele veriyordu. Birincisi; bir kısım İsrailoğulları’nın, içinde elli türlü çarpıklık bulunan Zât-ı Ulûhiyet telâkkilerini esas alıyor; onların nezdinde –Eski Ahid’e de aksettiği üzere hâşâ ve kellâ– kızan, öfkelenen, etrafını yakıp yıkan ve bu hâliyle insana benzeyen bir ilâha inandığını söyleyerek orada bile kapıyı yanlış çalıyor; Cenâb-ı Hakk’a Seyyidina Hazreti Musa’nın çizgisinde teveccüh etmemiş oluyordu. Dahası, eksik ve yanlış ikrarını dahi tam bir taklit havası içinde seslendiriyor; âdeta “Madem onlar kabul ediyor ve suda boğulmaktan kurtuluyorlar; öyleyse ben de kabul ediyorum!” diyordu. İkincisi; bir insanın imanının sağlam olması için, Allah’ın elçisine de iman etmesi şarttır. Firavun’un iman ettiğini söylerken kullandığı ifadede, kibrinden ve inadından dolayı hâlâ Hazreti Musa’nın peygamberliğini tasdîke yanaşmadığı sezilmektedir.
Dipnotlar
- 10 Şuarâ sûresi, 26/47-48.