İçeriğe geç

Vuslat Arzusu ve Emre İtaatteki İncelik

Bırakalım bütün bunları, bir insan sadece Hazreti Ebû Bekir’i veya bir Hazreti Ömer’i görmek için yüz sene koştursa değer. Ne var ki, bizim içimizde bu konuda delice bir arzu, şiddetli bir iştiyak olsa da, bizi frenleyen bir husus vardır. O da, Cenâb-ı Hak’tan “Gel!” nidasını işitmememizdir. Evet, içten içe yanıp tutuşsak da, vuslat arzusunu “Gel!” nidasına bağlayışımız, Allah’a karşı saygımızın bir gereğidir. Allah’a saygı, O’nun rızasına saygı demektir. O bizim burada kalmamızı murat ettiği sürece, O’nu hoşnut etme ve rızasını kazanma adına bize düşen, dünyaya katlanmaktır. Bu açıdan bir mü’min hep böyle bir ufkun peşinde olmalıdır. Bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir: Bu ufkun gerisinde olanlar mahv ve helâk mı olur? Elbette ki hayır. İman eden, amel-i salih yapan insanlar kurtulur. Fakat insana düşen, böyle yüksek bir gaye-i hayale dilbeste olmak, çıtayı yüksek tutmak ve sürekli insan-ı kâmil olma peşinde koşmaktır.

Buradaki çelişkinin çok iyi anlaşılması gerekir. Yani bir taraftan burada yok olma ve öbür tarafta yeniden bir varlığa erme yolunda ölesiye bir iştiyak duyma, gözünü ötelerden gelecek emre dikme ve “niye hâlâ böyle bir emir gelmedi” deyip hayıflanma; ancak diğer taraftan da, “Estağfirullah yâ Rabbi! Sen göndermedikten sonra ben nasıl isti’cal ederim!” deyip böyle bir çelişki yaşama. Cenâb-ı Hak’tan “Gel!” fermanını işitince de “Oh be!” diyebilme. İşte hakikî bir mü’min hayatı ancak böyle bir çelişki ve tenakuz neticesinde ortaya çıkar.

69