Evet, biz ancak fizik âlemi içindeki şeylere muttali olabiliyoruz. Hatta onların çoğundan haberdar bile değiliz bunca ilmî gelişmelere rağmen. Kara deliği de bilmiyoruz, ak deliği de. Geleceğin astrofizikçileri daha çok şeyler söyleyecekler; ama ihtimal, kâinatın ömrü bile onları bütünüyle öğrenmeye yetmeyecek. Yıkılıp gideceğiz ve insanoğlunun merakı kursağında kalacak. Sonuçta da bunların hepsi o “Sonsuz Kudret”, “Sonsuz Kuvvet”, “Sonsuz İlim” karşısında bir zerre değerinde bile değildir. Zerre derseniz onun büyüklüğü karşısında bunlara bir yer vermiş olursunuz. Daha küçük bir şey bilemediğimiz için zerre diyoruz. Zerre, malumunuz olduğu üzere, atom demektir veya partikül…
Öte yandan Allah’ın yarattığı âlem, fizikî âlemden ibaret değildir. Meselâ bir ruhanîler âlemi var ve melekler var orada. Bunları, sayısını, mahiyetini, vazifelerini tam mânâsıyla bilmiyoruz. Cebrail’in ömrünü bilemiyoruz meselâ; kâinatların ömrünü aşacak bir ömre sahipse o Cebrail… O “lâhut burcuna çıkmış, Allah’tan merhaba görmüş” varlık… Bütün bunlar bizi aşar. Demek Cenâb-ı Hak her zaman bu türlü tebeddülleri, tagayyürler içinde yuvarlanıp giden varlıklar arasında keyfiyeti bizce meçhul kendisini temaşâ ediyor. Yaratıyor, temâşâ ediyor.
İnsan esfel-i safilin ile âlâ-yı illiyyin arasında seyahat eden bir varlık olduğu hâlde nasıl “mükerrem bir hazret” olabilir?
İnsan çelişkili bir varlık. Bir yanı Allah’a bakıyor, bir yanı da sürekli şeytana. O şeytanı aşıp Allah’a ulaşması gerekiyor. Aşamazsa Allah’a ulaşamıyor. Allah’a ulaşmayınca da şeytanın kucağına düşüyor. Aşma-ulaşma veya takılma-düşme söz konusu burada –Allah düşmeden muhafaza buyursun, ulaşmayla şereflendirsin–. İşte insan, gerek mahiyet-i insan gerekse Allah’a (celle celâluhu) ulaşanlar adına kendisine hazret denilmesini hak ediyor.