Cevap: Meşîet-i ilâhîyle ilgili konuşurken çok dikkatli olmak lazım. Bazen sözlerimizin nerelere vardığını bilemiyoruz. “Yok olanların yok olması taallukun kesilmesiyle söz konusu mu?” gibi bir soruda, yok olan şey, sanki sebeplerin fikdanıyla yok oluyor, gibi bir mânâya gelir ki yanlıştır. Her şeyde olduğu gibi yoklukta da illet-i tâmme, meşîet-i ilâhinin taallukudur.
İnsanın davranışlarıyla alâkalı meselelerde illet-i tâmme, irade-i külliyenin yanında irade-i cüz’iyenin taallukudur. Yaratma meselesi Allah’a (celle celâluhu) mahsustur. Maturidîlerin ortaya koyduğu farklılık odur; yani bir meseleyi Allah diliyor, onun olmasını murad buyuruyor. Sonra insan iradesi ona taalluk ediyor ve o oluyor. Oluyor derken de “cebren oluyor” şeklinde anlamamak lazım; Allah yaratıyor. Orada da meşîet-i ilâhî esastır. Allah’ın “ol” dediği oluyor. Esbab bi’l-külliye bir araya gelse, illet-i tâmme tecellî etse, yine de meşîet-i ilâhi olmayınca, Allah’ın dilemesi olmayınca, o şey meydana gelmez.
Meseleyi Cebrîlerin veya Cebrî mutavassıtların ele aldıkları gibi ele alırsanız, “Allah’ın dilediğinden başkasını dileyemezsiniz.” derseniz, bu temelde doğrudur. İtikadımız açısından öyledir. Fakat bir âdet-i ilâhî vardır ki, bazen sizin dediğiniz, dilediğiniz ve kendisinin de dilediği şeyleri yapar; ama istese yapmaz. Size meselâ birisi bir kötülük murad eder, Allah o kötülüğü infaz etmelerine meydan vermez. Oysaki illet-i tâmmesi vardır onun; ama Allah o işi yaratmaz. Yani, “Sebepler olursa mutlaka o iş meydana gelir.” deyip Cenâb-ı Hakk’ı muztar gibi göstermek yanlış olur. İnsanı muztar gibi gösterirken hiç farkına varmadan, bir taraftan da Zât-ı Ulûhiyeti öyle mecbur gibi göstermiş oluruz.