İçeriğe geç

Ramazan, insanın dünyada olduğu hâlde, yılda bir ay müddetince Cennet yamaçlarında seyahat etmesi gibi gelir insana. Her gün cuma yamaçlarına koşup, Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşâhede yarışı gibi, iftar beklentileri de, Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşâhede beklentisi hissini uyarır. Bir ay boyunca sahurlara kalkış, haşr u neşr kalkışı gibi duyulur vicdanlarda. Onun için de Ramazan Bayramları, birer sevinç günleri olmasına rağmen, bütün bu duyuş ve sezişler gidiyor diye o günleri ben, hüzün yumağı hâlinde yaşarım.. ve keşke Ramazan bitmeseydi derim.

Diğer taraftan Ramazan ayı, sadece bir ay gibi kısa bir müddet olmasına rağmen, on bir aylık alışkanlıklarımıza galebe çalar ve onları unutturuverir. “Zamanın en değerli dilimi benim” der ve üzerimizde on bir aydan daha fazla tesir icra eder. Zamana bütünüyle hükmeder. Onun bu kadar kıymet ve değeri, sadece bu aydaki oruç ve teravihlerden gelmemektedir. Aynı zamanda o bir Kur’ân ayıdır ve bu itibarla Ramazan’da Cenâb-ı Hakk’ın farklı bir buudda bize yakınlığı da söz konusudur. O, gecenin belli bir vaktinde yeryüzü semasına iner ve “Yok mu tevbe eden, tevbesini kabul edeyim! Yok mu bir şey isteyen, istediğini vereyim…”14 der; der ve her gecesinde bize –tasavvufî ifadesiyle– bir kurbet yaşatır.

Bütün bu hâller bizim vicdanımızı, latîfe-i rabbâniyemizi, his ve şuurumuzu sarar, onları gerçek müşâhedeye, Rab’le mülâki olmaya hazırlar.

İlâhî Hukuk ve Bir Düstur

Hakikî bir Müslüman, ne zulmeden ne de zulme uğrayandır.15 İnsanlar arası münasebetlerde bu esas, çok önemli bir düsturdur.

16