Diğer taraftan, “And olsun ki, insanı Biz yarattık. Nefsinin kendisine ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.”6 mealindeki âyet de aynı noktaya parmak basmaktadır.
Vicdan bu mânâlarla donatılmalı, gönül bu âyetlerin ürperti veren soluklarıyla beslenmeli ki, istenen yapı da teşekkül ve tekevvün edebilsin. Aksi hâlde, söylenen güzel şeyler, sadece ütopik birer nazariye olmaktan öte geçemez.
Burada vicdan duruluğunun nasıl bir tablo sergilemeye vesile olduğunu göstermek bakımından bir iki müşahhas misal arz etmek istiyorum; ta ki, serdedilen düşünceler, tecridin soğukluğundan kurtulup, olabilirlik adına bize birer fikir versin.
Hz. Ömer’in (radıyallâhu anh) bir gün sırtındaki kırba ile Medine sokaklarında dolaştığı görülür ve kendisine sebebi sorulur.
“Halife oldum diye içime bir gurur geldi. Derdim, bunu telafi etmekti.” karşılığı alınır.7
Bir başka tablo: Yine Hz. Ömer bir gün hutbe irad etmektedir. Söylediği sözler dinleyenlerin içini bir kor gibi yakmakta ve bir kevser gibi yıkamaktadır. Bir aralık hiçbir münasebeti yokken hutbesini keser ve şu mealde sözler söylemeye başlar:
“Ey Hattab oğlu Ömer! Daha dün deve çobanlığı yapıyor ve develerle güreş tutuyordun. Bugün ise halifesin!” Bunları söyler ve hutbesini bitirir.
Daha sonra sorarlar: “Bu şekilde konuşmanın sebebi neydi?”
Cevap verir: “Konuşurken içime halife olduğum düşüncesi geldi. Ben de bu sözlerle o mülâhazaya mukabelede bulundum.”8
İşte vicdan duruluğu ve işte muhasebe duygusu! Düşünün ki, Ömer (radıyallâhu anh), o gün bir devlet reisidir, ama nefsiyle sık sık yüzleşen bir devlet reisi…
Dipnotlar
- 6 Kaf sûresi, 50/16.
- 7 Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriye s.244.
- 8 İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/293.