İçeriğe geç

Herkes birilerinin kulu olabilir ve onlara ait bir tasmayı boynuna takabilir. Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise evvel-âhir hep Allah’ın kulu ve kölesi olmuştur. O, hayatının hiçbir safhasında başkasına boyun büküp bel kırmamıştır; kırmamıştır ve ubûdiyet O’nun aslî vasıflarındandır.

O, kuldur ve Cenâb-ı Hak da Kur’ân-ı Kerim’de O’nun kulluğunu nazara vermektedir: “Allah’ın kulu (Muhammed Aleyhisselâm) O’na yalvarmak, namaz kılmak için kalkınca, neredeyse çevresinde üst üste yığılır, keçeleşirler ve birbirlerine girerlerdi.”44

Allah Resûlü’nün bu başına üşüşme işi ister cinlere, isterse Mekke müşriklerine izafe edilmiş olsun, bizim için mühim olan, O’nun Kur’ân’da ‘Abdullah’ olarak zikredilmiş olmasıdır. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu anlatan ve bu mevzuda şüphesi olanları muarazaya davet eden şu âyette de O, ‘kul’ unvanıyla yâd edilmektedir:

“Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’ân’dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer doğru sözlü iseniz, Allah’tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırınız. Yapamazsanız, –ki yapamayacaksınız- o takdirde inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakının.”45

Aynı zamanda O, Kur’ân’ın işaretiyle Mirac’a da kulluğu ile yükselmiştir: “Kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şânı ne yücedir! Doğrusu O, Semî ve Basîr’dir (işiten ve görendir).”46

91