İçeriğe geç

Vicdanı hür insanlar hasis endişeleri çoktan aşmışlardır. Öyle ki onlar için hayat değil de âdeta ölüm bir tutkudur. Sa’d b. Muaz’ın yaptığı duada bu tutku ne kadar açıktır. O, aldığı yara sebebiyle durmadan kan kaybetmesine ve her an ölüme bir adım daha yaklaşmasına rağmen ellerini açar, şu mealde sözlerle hislerini dile getirir:

“Allahım! Eğer bir gün Kureyş müşrikleriyle tekrar yaka-paça olunacaksa, beni yaşat ki, yine Habîb-i Edîbi’nin yanında yerimi alayım. Yok, eğer böyle bir karşılaşma ve böyle bir kavga mukadder değilse ruhumu kabzet ki, Sana kavuşayım!”14

Bu duasıyla Sa’d b. Muaz, esasen bütün duru vicdanlara tercüman olmaktadır. Rabbe kavuşma anı onların hasretle bekledikleri andır. Onlar için o an bir şeb-i arûstur. Hz. Yusuf’un “Beni Müslüman olarak öldür ve salihlere ilhak et!”15 şeklindeki duası da nübüvvet diliyle böyle bir şeb-i arûs çağrısıdır.

Duru vicdan, her idealde ve her davada müspet mânâda tesirini gösterir. Zira samimî olarak kim ne isterse, Allah onu verir. Samimiyet ise vicdan duruluğunun ayrı bir buud ve derinliğidir.

Gandhi, davasında samimî idi. Akıllıca yollarla İngiliz müstemlekeciliğine karşı direnişe geçmiş ve ideali uğruna da her şeyini feda etmişti. En fakir bir Hintlinin hayat standardını seçmiş, lükse, debdebeye asla avans vermemiş ve neticede de muvaffak olmuştu.

Düşünce itibarıyla o bir Hindu idi; ayrı bir kültür, ayrı bir inancın çocuğuydu, ama samimiydi ve ondan dolayı da güçlüydü. O, samimiyet ve vicdan duruluğunun mükâfatını görmüştü.

80